Bu çalışmada yer alan İngilizce C1 seviye kelimeler hazırlanırken ChatGPT ve C1 CEFR Vocabulary Word List — ESL Lounge kaynaklarından yararlanılmıştır.
C1 — A KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| to abolish | kaldırmak, yürürlükten kaldırmak | The government decided to abolish the old law. | Hükümet eski yasayı kaldırmaya karar verdi. |
| abortion | kürtaj | The debate on abortion continues worldwide. | Kürtaj hakkındaki tartışma dünya genelinde sürüyor. |
| absence | yokluk, eksiklik | Her absence from school worried her teachers. | Onun okulda olmaması öğretmenlerini endişelendirdi. |
| absurd | saçma | His explanation sounded absurd to everyone. | Onun açıklaması herkese saçma geldi. |
| abuse | istismar, kötüye kullanım / kötüye kullanmak | Drug abuse can destroy lives. | Uyuşturucu kötüye kullanımı hayatları mahvedebilir. |
| academy | akademi | She studies at a military academy. | O, askeri akademide okuyor. |
| to accelerate | hızlandırmak | New technology will accelerate production. | Yeni teknoloji üretimi hızlandıracak. |
| acceptance | kabul | Social acceptance is important for teenagers. | Sosyal kabul gençler için önemlidir. |
| accessible | erişilebilir | The museum is accessible to disabled visitors. | Müze engelli ziyaretçiler için erişilebilirdir. |
| accomplishment | başarı, tamamlanmış iş | Graduating was her greatest accomplishment. | Mezun olmak onun en büyük başarısıydı. |
| accordingly | buna göre | Please adjust your plans accordingly. | Lütfen planlarını buna göre ayarla. |
| accountability | hesap verebilirlik | Leaders must show accountability. | Liderler hesap verebilirlik göstermelidir. |
| accountable | sorumlu | Managers are accountable for results. | Yöneticiler sonuçlardan sorumludur. |
| to accumulate | biriktirmek | Dust accumulated on the shelves. | Raflarda toz birikti. |
| accumulation | birikim | The accumulation of wealth changed his life. | Servet birikimi hayatını değiştirdi. |
| accusation | suçlama | He denied the accusation immediately. | Suçlamayı hemen reddetti. |
| accused | sanık, suçlanan kişi | The accused appeared in court. | Sanık mahkemeye çıktı. |
| acid | asit | Lemon juice contains acid. | Limon suyu asit içerir. |
| acquisition | edinim, satın alma | The company announced a new acquisition. | Şirket yeni bir satın alma duyurdu. |
| activation | etkinleştirme | Activation of the account takes one day. | Hesabın etkinleştirilmesi bir gün sürer. |
| activist | aktivist | The activist spoke about climate change. | Aktivist iklim değişikliği hakkında konuştu. |
| acute | şiddetli, keskin | He suffered from acute pain. | Şiddetli ağrı çekiyordu. |
| adaptation | uyum, adaptasyon | Film adaptation of the novel was successful. | Romanın film uyarlaması başarılı oldu. |
| to adhere | bağlı kalmak, yapışmak | You must adhere to the rules. | Kurallara bağlı kalmalısın. |
| adjacent | bitişik, komşu | Our office is adjacent to the bank. | Ofisimiz bankanın bitişiğindedir. |
| adjustment | ayarlama, uyum sağlama | The machine needs adjustment. | Makinenin ayarlanması gerekiyor. |
| to administer | yönetmek, uygulamak | Nurses administer medicine carefully. | Hemşireler ilacı dikkatlice uygular. |
| administrative | idari | She works in an administrative role. | O idari bir görevde çalışıyor. |
| administrator | yönetici | The school administrator approved the plan. | Okul yöneticisi planı onayladı. |
| admission | kabul, giriş | Admission to the event is free. | Etkinliğe giriş ücretsizdir. |
| adolescent | ergen | Adolescents need emotional support. | Ergenlerin duygusal desteğe ihtiyacı vardır. |
| adoption | evlat edinme, benimseme | The adoption process was long. | Evlat edinme süreci uzundu. |
| adverse | olumsuz, ters | The medicine had adverse effects. | İlacın olumsuz etkileri oldu. |
| advocate | savunucu / savunmak | She is an advocate for human rights. | O insan hakları savunucusudur. |
| aesthetic | estetik | The building has aesthetic value. | Binanın estetik değeri vardır. |
| affection | sevgi, şefkat | Children need affection from parents. | Çocukların ebeveyn sevgisine ihtiyacı vardır. |
| aftermath | sonuç, sonrası | The city struggled in the aftermath of the earthquake. | Şehir deprem sonrasında zorlandı. |
| aggression | saldırganlık | Aggression in children should be addressed early. | Çocuklardaki saldırganlık erken ele alınmalıdır. |
| agricultural | tarımsal | This region is famous for agricultural products. | Bu bölge tarımsal ürünleriyle ünlüdür. |
| aide | yardımcı, danışman | The president met with his aide. | Başkan yardımcısıyla görüştü. |
| alert | uyarmak / alarm, dikkatli | The app alerts users about danger. | Uygulama kullanıcıları tehlike konusunda uyarır. |
| to align | hizalamak, uyumlu hale getirmek | We need to align our goals. | Hedeflerimizi uyumlu hale getirmeliyiz. |
| alignment | hizalama, uyum | Team alignment is essential. | Takım uyumu çok önemlidir. |
| alike | benzer, aynı şekilde | The twins look alike. | İkizler birbirine benziyor. |
| allegation | iddia, suçlama | The allegation shocked the public. | İddia halkı şaşırttı. |
| to allege | iddia etmek | They allege corruption in the company. | Şirkette yolsuzluk olduğunu iddia ediyorlar. |
| allegedly | iddiaya göre | He was allegedly involved in the crime. | İddiaya göre suça karışmıştı. |
| alliance | ittifak | The two countries formed an alliance. | İki ülke bir ittifak kurdu. |
| to allocate | tahsis etmek | Funds were allocated to education. | Fonlar eğitime tahsis edildi. |
| allocation | tahsisat, dağıtım | Budget allocation is under review. | Bütçe dağılımı gözden geçiriliyor. |
| allowance | harçlık, ödenek | My parents give me a weekly allowance. | Ailem bana haftalık harçlık verir. |
| ally | müttefik | France was an ally during the war. | Fransa savaş sırasında müttefikti. |
| aluminium | alüminyum | This can is made of aluminium. | Bu kutu alüminyumdan yapılmıştır. |
| amateur | amatör | He is an amateur photographer. | O amatör bir fotoğrafçıdır. |
| ambassador | büyükelçi | The ambassador attended the meeting. | Büyükelçi toplantıya katıldı. |
| to amend | değiştirmek, düzeltmek | The constitution was amended. | Anayasa değiştirildi. |
| amendment | değişiklik, düzeltme | The amendment was approved. | Değişiklik onaylandı. |
| amid | ortasında, arasında | He stayed calm amid the chaos. | Kaosun ortasında sakin kaldı. |
| analogy | benzetme, analoji | The teacher used an analogy to explain. | Öğretmen açıklamak için benzetme kullandı. |
| anchor | çapa, sunucu | The news anchor announced the headlines. | Haber sunucusu başlıkları duyurdu. |
| anonymous | anonim, isimsiz | The donation was anonymous. | Bağış anonim yapıldı. |
| apparel | kıyafet, giyim | The store sells sports apparel. | Mağaza spor kıyafetleri satıyor. |
| appealing | çekici | The offer looks appealing. | Teklif çekici görünüyor. |
| appetite | iştah | Stress can reduce appetite. | Stres iştahı azaltabilir. |
| to applaud | alkışlamak | The audience applauded loudly. | Seyirciler yüksek sesle alkışladı. |
| applicable | uygulanabilir | The rule is applicable to everyone. | Kural herkes için uygulanabilir. |
| to appoint | atamak | They appointed her as manager. | Onu yönetici olarak atadılar. |
| appreciation | takdir, minnettarlık | He showed appreciation for their help. | Yardımları için minnettarlık gösterdi. |
| arbitrary | keyfi, rastgele | The decision seemed arbitrary. | Karar keyfi göründü. |
| architectural | mimari | The city has architectural beauty. | Şehrin mimari güzelliği var. |
| archive | arşiv | The documents are stored in an archive. | Belgeler arşivde saklanıyor. |
| arena | arena, alan | The concert was held in a large arena. | Konser büyük bir arenada yapıldı. |
C1 — B KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| backdrop | arka plan | Mountains created a beautiful backdrop for the village. | Dağlar köy için güzel bir arka plan oluşturdu. |
| backing | destek, finansal destek | The project received government backing. | Proje devlet desteği aldı. |
| backup | yedek, destek | Always keep a backup of your files. | Dosyalarının her zaman bir yedeğini tut. |
| bail | kefalet | He was released on bail. | Kefaletle serbest bırakıldı. |
| ballot | oy pusulası | Voters placed their ballots in the box. | Seçmenler oy pusulalarını kutuya koydu. |
| bankruptcy | iflas | The company declared bankruptcy last year. | Şirket geçen yıl iflasını açıkladı. |
| banner | afiş, pankart | A banner welcomed visitors at the entrance. | Girişte ziyaretçileri bir pankart karşıladı. |
| bare | çıplak, yalın | The room had bare walls. | Odanın duvarları boştu. |
| barrel | varil, fıçı | Oil is stored in large barrels. | Petrol büyük varillerde saklanır. |
| battlefield | savaş alanı | The battlefield was covered in smoke. | Savaş alanı dumanla kaplıydı. |
| bay | koy | We spent the afternoon near the bay. | Öğleden sonrayı koyun yakınında geçirdik. |
| beam | ışın, kiriş | Sunbeams entered through the window. | Güneş ışınları pencereden içeri girdi. |
| beast | vahşi hayvan, canavar | The lion is a powerful beast. | Aslan güçlü bir vahşi hayvandır. |
| behalf | adına | She accepted the award on behalf of her team. | Ödülü takımı adına kabul etti. |
| behavioural | davranışsal | The study focuses on behavioural patterns. | Çalışma davranışsal kalıplara odaklanıyor. |
| beloved | çok sevilen | He is a beloved teacher. | O çok sevilen bir öğretmendir. |
| bench | bank, sıra | We sat on a bench in the park. | Parkta bir bankta oturduk. |
| benchmark | ölçüt, kıyas noktası | This product sets a new benchmark. | Bu ürün yeni bir ölçüt belirliyor. |
| beneath | altında | The keys were beneath the table. | Anahtarlar masanın altındaydı. |
| beneficiary | faydalanan kişi, lehtar | She is the main beneficiary of the will. | Vasiyetnamenin ana faydalanıcısı odur. |
| to betray | ihanet etmek | He betrayed his closest friend. | En yakın arkadaşına ihanet etti. |
| betrayal | ihanet | Her betrayal hurt him deeply. | Onun ihaneti onu derinden incitti. |
| beverage | içecek | Tea is a popular beverage in Türkiye. | Çay Türkiye’de popüler bir içecektir. |
| to bind | bağlamak | The books were bound in leather. | Kitaplar deriyle ciltlenmişti. |
| biography | biyografi | I read a biography of Einstein. | Einstein’ın biyografisini okudum. |
| bishop | piskopos | The bishop gave a speech. | Piskopos bir konuşma yaptı. |
| bizarre | garip, tuhaf | His behavior was bizarre. | Onun davranışı tuhaftı. |
| blade | bıçak ağzı, yaprak | Be careful, the blade is sharp. | Dikkat et, bıçak çok keskin. |
| blast | patlama / patlatmak | The explosion caused a massive blast. | Patlama büyük bir infilaka neden oldu. |
| to bleed | kanamak | His finger started to bleed. | Parmağı kanamaya başladı. |
| blend | karışım / karıştırmak | This tea is a blend of herbs. | Bu çay bitki karışımıdır. |
| to bless | kutsamak | The priest blessed the couple. | Rahip çifti kutsadı. |
| blessing | nimet, kutsama | Good health is a blessing. | Sağlık bir nimettir. |
| to boast | övünmek | He likes to boast about his success. | Başarısıyla övünmeyi sever. |
| bonus | bonus, prim | Employees received a year-end bonus. | Çalışanlar yıl sonu primi aldı. |
| boom | patlama, ani artış | The city experienced a tourism boom. | Şehir turizm patlaması yaşadı. |
| to bounce | zıplamak, sekmek | The ball bounced across the floor. | Top yerde sekerek ilerledi. |
| boundary | sınır | The river forms a natural boundary. | Nehir doğal bir sınır oluşturur. |
| to bow | eğilmek | The actor bowed to the audience. | Oyuncu seyircilere eğildi. |
| breach | ihlal, gedik / ihlal etmek | Data breach exposed customer information. | Veri ihlali müşteri bilgilerini açığa çıkardı. |
| breakdown | arıza, çöküş | My car had a breakdown yesterday. | Arabam dün arızalandı. |
| breakthrough | büyük gelişme, atılım | Scientists made a medical breakthrough. | Bilim insanları tıbbi bir atılım yaptı. |
| to breed | yetiştirmek, üremek | Farmers breed animals for food. | Çiftçiler yiyecek için hayvan yetiştirir. |
| broadband | geniş bant internet | Broadband access is essential today. | Geniş bant internet erişimi bugün çok önemlidir. |
| browser | tarayıcı | Chrome is my favorite browser. | Chrome benim favori tarayıcım. |
| brutal | acımasız, vahşi | The winter was brutal this year. | Kış bu yıl çok sert geçti. |
| buffer | tampon, ara bellek | A savings account can act as a buffer. | Birikim hesabı tampon görevi görebilir. |
| bulk | büyük kısmı, hacim | The bulk of the work is finished. | İşin büyük kısmı tamamlandı. |
| burden | yük, sorumluluk | Debt became a heavy burden. | Borç ağır bir yük haline geldi. |
| bureaucracy | bürokrasi | Too much bureaucracy slows progress. | Fazla bürokrasi ilerlemeyi yavaşlatır. |
| burial | gömme, defin | The burial took place yesterday. | Defin işlemi dün gerçekleşti. |
C1 — C KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| cabinet | dolap; kabine, bakanlar kurulu | The documents are kept in a locked cabinet. | Belgeler kilitli bir dolapta tutuluyor. |
| calculation | hesaplama | The final calculation was correct. | Son hesaplama doğruydu. |
| canvas | tuval | She painted on a large canvas. | Büyük bir tuval üzerine resim yaptı. |
| capability | yetenek, kapasite | This software has advanced capabilities. | Bu yazılım gelişmiş özelliklere sahiptir. |
| capitalism | kapitalizm | Capitalism encourages competition. | Kapitalizm rekabeti teşvik eder. |
| capitalist | kapitalist | He supports a capitalist economy. | Kapitalist ekonomiyi destekliyor. |
| cargo | yük, kargo | The ship carried valuable cargo. | Gemi değerli yük taşıyordu. |
| carriage | taşıma; vagon | We traveled in the first carriage. | İlk vagonda seyahat ettik. |
| to carve | oymak, yontmak | He carved his name into the wood. | Adını tahtaya oydu. |
| casualty | kayıp, yaralı | The accident caused several casualties. | Kaza birkaç can kaybına neden oldu. |
| catalogue | katalog | I checked the online catalogue. | Çevrim içi kataloğa baktım. |
| to cater | hizmet vermek, yemek sağlamak | This company caters for weddings. | Bu şirket düğünlere hizmet verir. |
| cattle | büyükbaş hayvan | Farmers raise cattle in this area. | Çiftçiler bu bölgede büyükbaş hayvan yetiştirir. |
| caution | dikkat, tedbir | Use caution while driving in snow. | Karlı havada araba kullanırken dikkatli ol. |
| cautious | temkinli | She is cautious about investments. | Yatırımlar konusunda temkinlidir. |
| to cease | durdurmak, sona ermek | Fighting finally ceased at dawn. | Çatışmalar sonunda şafakta durdu. |
| cemetery | mezarlık | My grandparents are buried in this cemetery. | Büyükannem ve büyükbabam bu mezarlığa gömüldü. |
| chamber | oda, daire | The meeting was held in a private chamber. | Toplantı özel bir odada yapıldı. |
| chaos | kaos | The sudden storm caused chaos. | Ani fırtına kaosa neden oldu. |
| to characterise | karakterize etmek | Honesty characterises her personality. | Dürüstlük onun kişiliğini karakterize eder. |
| charm | çekicilik, cazibe | The town has old-world charm. | Kasabanın eski dünya çekiciliği var. |
| charter | tüzük, sözleşme | The organization signed a new charter. | Organizasyon yeni bir tüzük imzaladı. |
| choir | koro | She sings in the church choir. | Kilise korosunda şarkı söylüyor. |
| chronic | kronik | He suffers from chronic back pain. | Kronik sırt ağrısı çekiyor. |
| chunk | büyük parça | He ate a chunk of cheese. | Büyük bir peynir parçası yedi. |
| to circulate | dolaştırmak, yayılmak | Rumors circulated quickly online. | Söylentiler internette hızla yayıldı. |
| circulation | dolaşım, tiraj | Blood circulation is important for health. | Kan dolaşımı sağlık için önemlidir. |
| citizenship | vatandaşlık | She applied for citizenship. | Vatandaşlık başvurusunda bulundu. |
| civic | vatandaşlıkla ilgili, kamusal | Civic duties include voting. | Vatandaşlık görevleri oy vermeyi içerir. |
| civilian | sivil | Civilians were evacuated safely. | Siviller güvenli şekilde tahliye edildi. |
| clarity | açıklık, netlik | Her explanation lacked clarity. | Açıklaması netlikten yoksundu. |
| clash | çatışma / çatışmak | There was a clash between fans. | Taraftarlar arasında çatışma çıktı. |
| classification | sınıflandırma | Books are arranged by classification. | Kitaplar sınıflandırmaya göre düzenlenir. |
| to cling | sıkıca tutunmak | The child clung to his mother. | Çocuk annesine sıkıca tutundu. |
| clinical | klinik, soğuk ve resmi | The report is based on clinical data. | Rapor klinik verilere dayanıyor. |
| closure | kapanış, sonuçlanma | She needed closure after the breakup. | Ayrılıktan sonra bir kapanış hissine ihtiyacı vardı. |
| cluster | küme, grup | Stars form a bright cluster. | Yıldızlar parlak bir küme oluşturur. |
| coalition | koalisyon | The parties formed a coalition. | Partiler koalisyon kurdu. |
| coastal | kıyısal, sahil ile ilgili | It is a beautiful coastal town. | Güzel bir sahil kasabasıdır. |
| cocktail | kokteyl | He ordered a fruit cocktail. | Meyveli bir kokteyl sipariş etti. |
| cognitive | bilişsel | Reading improves cognitive skills. | Okumak bilişsel becerileri geliştirir. |
| to coincide | aynı zamana denk gelmek | The holidays coincide this year. | Tatiller bu yıl aynı zamana denk geliyor. |
| to collaborate | iş birliği yapmak | Scientists collaborated on the project. | Bilim insanları projede iş birliği yaptı. |
| collaboration | iş birliği | Their collaboration was successful. | İş birlikleri başarılıydı. |
| collective | kolektif, ortak | It was a collective effort. | Bu ortak bir çabaydı. |
| collision | çarpışma | The collision damaged both cars. | Çarpışma iki arabaya da zarar verdi. |
| colonial | sömürgesel | The city has colonial architecture. | Şehir sömürge dönemi mimarisine sahip. |
| columnist | köşe yazarı | She is a famous newspaper columnist. | Ünlü bir gazete köşe yazarıdır. |
| combat | mücadele / mücadele etmek | The country is combatting inflation. | Ülke enflasyonla mücadele ediyor. |
| to commence | başlamak | The ceremony commenced at noon. | Tören öğlen başladı. |
| commentary | yorum, değerlendirme | The match commentary was exciting. | Maç yorumu heyecanlıydı. |
| commentator | yorumcu | The commentator analyzed the game. | Yorumcu oyunu analiz etti. |
| commerce | ticaret | International commerce is expanding. | Uluslararası ticaret genişliyor. |
| commissioner | komiser, yetkili | The commissioner held a press conference. | Komiser basın toplantısı düzenledi. |
| commodity | emtia, ticari mal | Oil is a valuable commodity. | Petrol değerli bir emtiadır. |
| communist | komünist | He studied communist ideology. | Komünist ideolojiyi inceledi. |
| companion | arkadaş, eşlik eden kişi | My dog is my loyal companion. | Köpeğim benim sadık dostumdur. |
| comparable | karşılaştırılabilir | The two products are comparable in price. | İki ürün fiyat açısından karşılaştırılabilir. |
| compassion | merhamet, şefkat | Nurses show compassion to patients. | Hemşireler hastalara şefkat gösterir. |
| to compel | zorlamak | Circumstances compelled him to leave. | Koşullar onu ayrılmaya zorladı. |
| compelling | ikna edici, etkileyici | She gave a compelling argument. | İkna edici bir argüman sundu. |
| to compensate | telafi etmek | The company compensated workers. | Şirket çalışanları telafi etti. |
| compensation | tazminat, telafi | He received compensation for damages. | Zararlar için tazminat aldı. |
| competence | yeterlilik | Professional competence is essential. | Mesleki yeterlilik çok önemlidir. |
| competent | yetkin, yeterli | She is a competent engineer. | O yetkin bir mühendistir. |
| to compile | derlemek, toplamak | He compiled data into a report. | Verileri bir raporda derledi. |
| complement | tamamlayıcı / tamamlamak | The sauce complements the dish. | Sos yemeği tamamlıyor. |
| complexity | karmaşıklık | I admire the complexity of the design. | Tasarımın karmaşıklığını takdir ediyorum. |
| compliance | uyum, uygunluk | Compliance with regulations is required. | Yönetmeliklere uyum zorunludur. |
| complication | komplikasyon, sorun | Surgery can involve complications. | Ameliyat komplikasyonlar içerebilir. |
| to comply | uymak | Employees must comply with safety rules. | Çalışanlar güvenlik kurallarına uymalıdır. |
| composition | kompozisyon, bileşim | Water has a simple chemical composition. | Suyun basit bir kimyasal bileşimi vardır. |
| to comprise | içermek, oluşmak | The team comprises ten members. | Takım on üyeden oluşur. |
| compromise | uzlaşma / uzlaşmak | Both sides reached a compromise. | İki taraf uzlaşmaya vardı. |
| to compute | hesaplamak | Computers compute data rapidly. | Bilgisayarlar verileri hızlıca hesaplar. |
| to conceal | gizlemek | He concealed the truth. | Gerçeği gizledi. |
| to concede | kabul etmek, boyun eğmek | She conceded defeat gracefully. | Yenilgiyi olgunlukla kabul etti. |
| to conceive | tasarlamak, düşünmek | The project was conceived in 2020. | Proje 2020’de tasarlandı. |
| conception | kavrayış, oluşum | Their conception of freedom differs. | Özgürlük anlayışları farklıdır. |
| concession | taviz, imtiyaz | The union won several concessions. | Sendika birkaç taviz kazandı. |
| to condemn | kınamak, mahkûm etmek | Leaders condemned the attack. | Liderler saldırıyı kınadı. |
| to confer | görüşmek, vermek | The university conferred an honorary degree. | Üniversite fahri derece verdi. |
| confession | itiraf | He made a full confession. | Tam bir itirafta bulundu. |
| configuration | yapılandırma | The system configuration is complete. | Sistem yapılandırması tamamlandı. |
| to confine | sınırlamak, hapsetmek | Please confine your comments to the topic. | Yorumlarını konuyla sınırla. |
| confirmation | onay, doğrulama | I received booking confirmation. | Rezervasyon onayı aldım. |
| to confront | yüzleşmek, karşı karşıya gelmek | You must confront your fears. | Korkularınla yüzleşmelisin. |
| confrontation | yüzleşme, çatışma | The argument led to confrontation. | Tartışma yüzleşmeye yol açtı. |
| to congratulate | tebrik etmek | I congratulated her on success. | Başarısı için onu tebrik ettim. |
| congregation | cemaat, topluluk | The congregation gathered for prayer. | Cemaat dua için toplandı. |
| congressional | kongre ile ilgili | He gave a congressional speech. | Kongre ile ilgili bir konuşma yaptı. |
| to conquer | fethetmek, yenmek | The army conquered the city. | Ordu şehri fethetti. |
| conscience | vicdan | He has a clear conscience. | Vicdanı rahat. |
| consciously | bilinçli şekilde | She consciously avoided sugar. | Bilinçli olarak şekerden kaçındı. |
| consciousness | bilinç | He lost consciousness briefly. | Kısa süreliğine bilincini kaybetti. |
| consecutive | ardışık | She won three consecutive games. | Art arda üç maç kazandı. |
| consensus | fikir birliği | The team reached consensus. | Takım fikir birliğine vardı. |
| consent | rıza / rıza göstermek | Surgery requires patient consent. | Ameliyat hasta onayı gerektirir. |
| to conserve | korumak, muhafaza etmek | We must conserve water. | Su tasarrufu yapmalıyız. |
| consistency | tutarlılık | Success requires consistency. | Başarı tutarlılık gerektirir. |
| to consolidate | güçlendirmek, birleştirmek | The company consolidated its assets. | Şirket varlıklarını birleştirdi. |
| constitution | anayasa | Citizens should respect the constitution. | Vatandaşlar anayasaya saygı duymalıdır. |
| constitutional | anayasal | They discussed constitutional rights. | Anayasal hakları tartıştılar. |
| constraint | kısıtlama | Budget constraints delayed the project. | Bütçe kısıtlamaları projeyi geciktirdi. |
| consultation | danışma, görüşme | I booked a medical consultation. | Tıbbi danışma randevusu aldım. |
| to contemplate | düşünmek, değerlendirmek | She contemplated moving abroad. | Yurt dışına taşınmayı düşündü. |
| contempt | hor görme, küçümseme | He looked at them with contempt. | Onlara küçümseyerek baktı. |
| to contend | mücadele etmek, iddia etmek | Athletes contend for medals. | Sporcular madalyalar için yarışır. |
| contender | yarışmacı, aday | She is a strong contender. | Güçlü bir adaydır. |
| content | memnun | He felt content with life. | Hayatından memnundu. |
C1 — D KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| dam | baraj | The dam supplies water to the city. | Baraj şehre su sağlar. |
| damaging | zararlı, yıkıcı | Smoking has damaging effects on health. | Sigaranın sağlığa zararlı etkileri vardır. |
| dawn | şafak, gün doğumu | We left at dawn. | Şafakta yola çıktık. |
| debris | enkaz, moloz | Workers cleared the debris after the storm. | İşçiler fırtınadan sonra enkazı temizledi. |
| debut | ilk gösterim, ilk çıkış | The singer made her debut last year. | Şarkıcı ilk çıkışını geçen yıl yaptı. |
| decision-making | karar verme | Good decision-making is essential in business. | İş dünyasında iyi karar verme çok önemlidir. |
| decisive | kararlı, belirleyici | She played a decisive role in the project. | Projede belirleyici bir rol oynadı. |
| declaration | bildiri, beyan | They signed a declaration of independence. | Bir bağımsızlık bildirisi imzaladılar. |
| dedicated | adanmış, kendini vermiş | He is a dedicated teacher. | O kendini işine adamış bir öğretmendir. |
| dedication | adanmışlık | Success requires dedication. | Başarı adanmışlık gerektirir. |
| deed | eylem, tapu | His good deeds were appreciated. | İyi davranışları takdir edildi. |
| to deem | saymak, kabul etmek | The court deemed him innocent. | Mahkeme onu masum saydı. |
| default | varsayılan; temerrüt | This is the default setting. | Bu varsayılan ayardır. |
| defect | kusur, hata | The product had a manufacturing defect. | Üründe üretim hatası vardı. |
| defensive | savunmacı, savunma ile ilgili | He became defensive during the argument. | Tartışma sırasında savunmacı davrandı. |
| deficiency | eksiklik, yetersizlik | Vitamin D deficiency is common. | D vitamini eksikliği yaygındır. |
| deficit | açık, eksik | The country faces a budget deficit. | Ülke bütçe açığıyla karşı karşıya. |
| definitive | kesin, nihai | This is the definitive answer. | Bu kesin cevaptır. |
| to defy | meydan okumak, karşı gelmek | She defied her parents’ wishes. | Ailesinin isteklerine karşı geldi. |
| delegate | temsilci | Each country sent a delegate. | Her ülke bir temsilci gönderdi. |
| delegation | heyet | The delegation met foreign leaders. | Heyet yabancı liderlerle görüştü. |
| delicate | hassas, narin | Handle the glass carefully; it’s delicate. | Bardağı dikkatli tut, hassastır. |
| demon | iblis, şeytan | The story is about a powerful demon. | Hikâye güçlü bir iblis hakkındadır. |
| denial | inkâr | He remained in denial about the problem. | Sorunu inkâr etmeye devam etti. |
| to denounce | kınamak, suçlamak | The minister denounced corruption. | Bakan yolsuzluğu kınadı. |
| dense | yoğun, sık | The forest is very dense. | Orman çok yoğundur. |
| density | yoğunluk | Population density is high here. | Burada nüfus yoğunluğu yüksektir. |
| dependence | bağımlılık, bağımlı olma | Economic dependence can be risky. | Ekonomik bağımlılık riskli olabilir. |
| to depict | tasvir etmek | The painting depicts rural life. | Resim kırsal yaşamı tasvir ediyor. |
| to deploy | konuşlandırmak, yerleştirmek | Troops were deployed to the border. | Askerler sınıra konuşlandırıldı. |
| deployment | konuşlandırma | The deployment took several weeks. | Konuşlandırma birkaç hafta sürdü. |
| to deprive | mahrum bırakmak | Lack of sleep deprives you of energy. | Uykusuzluk seni enerjiden mahrum bırakır. |
| deputy | vekil, yardımcı | The deputy attended the ceremony. | Yardımcı törene katıldı. |
| to descend | aşağı inmek | The plane began to descend. | Uçak alçalmaya başladı. |
| descent | iniş; soy | The descent from the mountain was difficult. | Dağdan iniş zordu. |
| to designate | belirlemek, atamak | They designated him as leader. | Onu lider olarak belirlediler. |
| desirable | arzu edilen | Experience is a desirable qualification. | Deneyim arzu edilen bir niteliktir. |
| destructive | yıkıcı | The earthquake was highly destructive. | Deprem çok yıkıcıydı. |
| to detain | gözaltına almak, alıkoymak | Police detained the suspect. | Polis şüpheliyi gözaltına aldı. |
| detection | tespit | Early cancer detection saves lives. | Erken kanser tespiti hayat kurtarır. |
| detention | gözaltı, alıkonulma | He spent two days in detention. | İki gün gözaltında kaldı. |
| to deteriorate | kötüleşmek | His health began to deteriorate. | Sağlığı kötüleşmeye başladı. |
| to devastate | harap etmek, mahvetmek | The flood devastated the village. | Sel köyü harap etti. |
| to devise | tasarlamak, geliştirmek | Engineers devised a new system. | Mühendisler yeni bir sistem geliştirdi. |
| to diagnose | teşhis etmek | Doctors diagnosed the illness quickly. | Doktorlar hastalığı hızlıca teşhis etti. |
| diagnosis | teşhis | The diagnosis shocked the family. | Teşhis aileyi şaşırttı. |
| to dictate | dikte etmek, emretmek | He dictated a letter to his assistant. | Asistanına bir mektup dikte etti. |
| dictator | diktatör | The dictator ruled the country for years. | Diktatör ülkeyi yıllarca yönetti. |
| to differentiate | ayırt etmek, farklılaştırmak | It’s hard to differentiate the twins. | İkizleri ayırt etmek zor. |
| dignity | onur, saygınlık | Everyone deserves dignity. | Herkes saygıyı hak eder. |
| dilemma | ikilem | She faced a moral dilemma. | Ahlaki bir ikilemle karşı karşıya kaldı. |
| dimension | boyut | Time is often called the fourth dimension. | Zaman genellikle dördüncü boyut olarak adlandırılır. |
| to diminish | azaltmak, küçülmek | Confidence diminished after failure. | Başarısızlıktan sonra özgüven azaldı. |
| to dip | batırmak, düşmek | Prices dipped slightly this month. | Fiyatlar bu ay biraz düştü. |
| diplomat | diplomat | The diplomat attended negotiations. | Diplomat görüşmelere katıldı. |
| diplomatic | diplomatik | They found a diplomatic solution. | Diplomatik bir çözüm buldular. |
| directory | rehber, dizin | The file is stored in another directory. | Dosya başka bir dizinde kayıtlı. |
| disastrous | felaket, çok kötü | The campaign had disastrous results. | Kampanyanın sonuçları felaketti. |
| to discard | atmak, gözden çıkarmak | He discarded old clothes. | Eski kıyafetleri attı. |
| to discharge | taburcu etmek; boşaltmak | The patient was discharged yesterday. | Hasta dün taburcu edildi. |
| to disclose | açıklamak, ifşa etmek | The company disclosed financial results. | Şirket mali sonuçları açıkladı. |
| disclosure | açıklama, ifşa | Full disclosure is required. | Tam açıklama gereklidir. |
| discourse | söylem, tartışma | Political discourse is often heated. | Politik söylem genellikle hararetlidir. |
| discretion | takdir yetkisi, ihtiyat | Use discretion when sharing information. | Bilgi paylaşırken dikkatli davran. |
| discrimination | ayrımcılık | Laws prohibit discrimination. | Yasalar ayrımcılığı yasaklar. |
| to disregard | görmezden gelmek | He disregarded my advice. | Tavsiyemi görmezden geldi. |
| dismissal | işten çıkarma; reddetme | His dismissal was unexpected. | İşten çıkarılması beklenmedikti. |
| to displace | yerinden etmek | War displaced thousands of people. | Savaş binlerce insanı yerinden etti. |
| disposal | bertaraf etme, atma | Waste disposal is expensive. | Atık bertarafı pahalıdır. |
| to dispose of | elden çıkarmak, atmak | Please dispose of old batteries safely. | Eski pilleri güvenli şekilde at. |
| dispute | anlaşmazlık / tartışmak | They had a dispute over money. | Para yüzünden anlaşmazlık yaşadılar. |
| to disrupt | bozmak, kesintiye uğratmak | The storm disrupted flights. | Fırtına uçuşları aksattı. |
| disruption | aksama, kesinti | Internet disruption affected work. | İnternet kesintisi işi etkiledi. |
| to dissolve | çözünmek; feshetmek | Sugar dissolves in water. | Şeker suda çözünür. |
| distinction | ayrım, farklılık | There is a clear distinction between them. | Aralarında açık bir fark vardır. |
| distinctive | ayırt edici | She has a distinctive voice. | Ayırt edici bir sesi var. |
| to distort | çarpıtmak, bozmak | Mirrors can distort images. | Aynalar görüntüleri çarpıtabilir. |
| distress | sıkıntı, acı | The news caused emotional distress. | Haber duygusal sıkıntıya neden oldu. |
| disturbing | rahatsız edici | It was a disturbing documentary. | Rahatsız edici bir belgeseldi. |
| to divert | yön değiştirmek, başka yöne çevirmek | Traffic was diverted due to construction. | Trafik inşaat nedeniyle başka yöne yönlendirildi. |
| divine | ilahi, tanrısal | They believed in divine power. | İlahi güce inanıyorlardı. |
| doctrine | doktrin, öğreti | The policy follows military doctrine. | Politika askeri doktrini takip ediyor. |
| documentation | belgelendirme, dokümantasyon | Please submit the required documentation. | Gerekli belgeleri teslim edin. |
| domain | alan, saha | This is outside my domain of expertise. | Bu benim uzmanlık alanımın dışında. |
| dominance | baskınlık, üstünlük | The team showed complete dominance. | Takım tam üstünlük gösterdi. |
| donor | bağışçı | Blood donors save lives. | Kan bağışçıları hayat kurtarır. |
| dose | doz | Take one dose every morning. | Her sabah bir doz al. |
| drawback | dezavantaj | The main drawback is the cost. | Ana dezavantaj maliyettir. |
| to drain | boşaltmak, tüketmek | Stress can drain your energy. | Stres enerjini tüketebilir. |
| to drift | sürüklenmek | The boat drifted away slowly. | Tekne yavaşça sürüklendi. |
| to drown | boğulmak | He almost drowned in the river. | Neredeyse nehirde boğuluyordu. |
| dual | ikili, çift | She has dual citizenship. | Çifte vatandaşlığı var. |
| to dub | adlandırmak, dublaj yapmak | The media dubbed him a hero. | Medya ona kahraman adını verdi. |
| dumb | aptal; dilsiz | That was a dumb mistake. | Bu aptalca bir hataydı. |
| duo | ikili | The musical duo released a new album. | Müzik ikilisi yeni albüm çıkardı. |
C1 — E KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| earnings | kazanç, gelir | Her monthly earnings increased this year. | Aylık kazancı bu yıl arttı. |
| ease | kolaylık, rahatlık / kolaylaştırmak | The medicine helped ease the pain. | İlaç ağrıyı hafifletmeye yardımcı oldu. |
| echo | yankı / yankılanmak | Her voice echoed through the hall. | Sesi salonda yankılandı. |
| ecological | ekolojik | We need ecological solutions for pollution. | Kirlilik için ekolojik çözümlere ihtiyacımız var. |
| educator | eğitimci | My father is a respected educator. | Babam saygı duyulan bir eğitimcidir. |
| effectiveness | etkililik | We tested the effectiveness of the treatment. | Tedavinin etkililiğini test ettik. |
| efficiency | verimlilik | New software improved efficiency. | Yeni yazılım verimliliği artırdı. |
| ego | ego, benlik | His ego sometimes causes problems. | Egosu bazen sorunlara neden oluyor. |
| elaborate | ayrıntılı, detaylı | She gave an elaborate explanation. | Ayrıntılı bir açıklama yaptı. |
| electoral | seçimle ilgili | Electoral reforms were introduced. | Seçim reformları getirildi. |
| to elevate | yükseltmek | Education can elevate living standards. | Eğitim yaşam standartlarını yükseltebilir. |
| eligible | uygun, hak kazanan | You are eligible for a scholarship. | Burs almaya uygunsun. |
| elite | elit, seçkin grup | The university attracts elite students. | Üniversite seçkin öğrencileri çekiyor. |
| to embark | başlamak, girişmek | He embarked on a new career. | Yeni bir kariyere başladı. |
| embarrassment | utanç, mahcubiyet | Falling in public caused embarrassment. | Halk içinde düşmek utanca neden oldu. |
| embassy | elçilik | She works at the French embassy. | Fransız elçiliğinde çalışıyor. |
| to embed | gömmek, yerleştirmek | The chip was embedded in the card. | Çip karta yerleştirildi. |
| to embody | temsil etmek, somutlaştırmak | She embodies determination. | O kararlılığı temsil eder. |
| emergence | ortaya çıkış | The emergence of AI changed industries. | Yapay zekânın ortaya çıkışı sektörleri değiştirdi. |
| empirical | deneysel, gözlemsel | The theory is based on empirical evidence. | Teori deneysel kanıtlara dayanır. |
| to empower | güçlendirmek | Education empowers individuals. | Eğitim bireyleri güçlendirir. |
| to enact | yürürlüğe koymak | Parliament enacted a new law. | Parlamento yeni bir yasa yürürlüğe koydu. |
| to encompass | kapsamak | The course encompasses many topics. | Ders birçok konuyu kapsar. |
| encouragement | teşvik, cesaretlendirme | Her teacher gave her encouragement. | Öğretmeni ona teşvik verdi. |
| encouraging | umut verici, teşvik edici | The results are encouraging. | Sonuçlar umut verici. |
| endeavour | çaba, girişim | Learning a language is a long endeavour. | Dil öğrenmek uzun bir çabadır. |
| endless | sonsuz, bitmeyen | We had endless discussions. | Bitmeyen tartışmalar yaptık. |
| to endorse | desteklemek, onaylamak | The actor endorsed the campaign. | Oyuncu kampanyayı destekledi. |
| endorsement | destek, onay | The product gained celebrity endorsement. | Ürün ünlü desteği aldı. |
| to endure | katlanmak, dayanmak | They endured many hardships. | Birçok zorluğa katlandılar. |
| to enforce | uygulamak, yürürlüğe koymak | Police enforce the law. | Polis yasayı uygular. |
| enforcement | uygulama, icra | Law enforcement is necessary. | Yasa uygulaması gereklidir. |
| engagement | katılım; nişan | Student engagement improves learning. | Öğrenci katılımı öğrenmeyi geliştirir. |
| engaging | ilgi çekici | The book is highly engaging. | Kitap oldukça ilgi çekici. |
| to enrich | zenginleştirmek | Travel enriches your perspective. | Seyahat bakış açını zenginleştirir. |
| to enrol | kayıt olmak | She enrolled in a language course. | Bir dil kursuna kayıt oldu. |
| enterprise | girişim, işletme | He started a small enterprise. | Küçük bir işletme kurdu. |
| enthusiast | meraklı, tutkun | He is a football enthusiast. | Futbol tutkunu biridir. |
| to entitle | hak vermek; ad vermek | The ticket entitles you to free entry. | Bilet sana ücretsiz giriş hakkı verir. |
| entity | varlık, kurum | The company is a legal entity. | Şirket yasal bir varlıktır. |
| epidemic | salgın | The country faced a flu epidemic. | Ülke grip salgınıyla karşılaştı. |
| equality | eşitlik | They fight for gender equality. | Cinsiyet eşitliği için mücadele ediyorlar. |
| equation | denklem | Solve this equation carefully. | Bu denklemi dikkatlice çöz. |
| to erect | dikmek, inşa etmek | Workers erected a new building. | İşçiler yeni bir bina inşa etti. |
| to escalate | tırmandırmak, artırmak | The conflict escalated quickly. | Çatışma hızla tırmandı. |
| escort | refakatçi / eşlik etmek | Security escorted the guest inside. | Güvenlik görevlileri konuğa eşlik etti. |
| essence | öz, esas | Trust is the essence of friendship. | Güven arkadaşlığın özüdür. |
| establishment | kuruluş; kurum | The establishment opened in 1995. | Kuruluş 1995’te açıldı. |
| eternal | sonsuz, ebedi | They promised eternal love. | Sonsuz aşk sözü verdiler. |
| to evacuate | tahliye etmek | Residents were evacuated safely. | Sakinler güvenli şekilde tahliye edildi. |
| to evoke | çağrıştırmak, uyandırmak | The song evokes childhood memories. | Şarkı çocukluk anılarını çağrıştırıyor. |
| evolutionary | evrimsel | Humans went through evolutionary changes. | İnsanlar evrimsel değişimler geçirdi. |
| to exaggerate | abartmak | Don’t exaggerate the problem. | Sorunu abartma. |
| excellence | mükemmellik | The school is known for excellence. | Okul mükemmelliğiyle bilinir. |
| exceptional | olağanüstü | She has exceptional talent. | Olağanüstü yeteneği var. |
| excess | fazlalık, aşırılık | Excess sugar is unhealthy. | Fazla şeker sağlıksızdır. |
| exclusion | dışlama | Social exclusion affects mental health. | Sosyal dışlanma ruh sağlığını etkiler. |
| exclusive | özel, ayrıcalıklı | This offer is exclusive to members. | Bu teklif üyelere özeldir. |
| exclusively | yalnızca, sadece | The product is sold exclusively online. | Ürün yalnızca çevrim içi satılıyor. |
| to execute | uygulamak; infaz etmek | He executed the plan successfully. | Planı başarıyla uyguladı. |
| execution | uygulama; infaz | The execution of the project was smooth. | Projenin uygulanması sorunsuzdu. |
| to exert | uygulamak, sarf etmek | You need to exert more effort. | Daha fazla çaba sarf etmelisin. |
| exile | sürgün | The king lived in exile for years. | Kral yıllarca sürgünde yaşadı. |
| expenditure | harcama | Government expenditure increased. | Devlet harcamaları arttı. |
| experimental | deneysel | They tested an experimental drug. | Deneysel bir ilaç test ettiler. |
| to expire | süresi dolmak | My passport expires next month. | Pasaportumun süresi gelecek ay doluyor. |
| explicit | açık, net | The instructions were explicit. | Talimatlar açıktı. |
| explicitly | açıkça | He explicitly refused the offer. | Teklifi açıkça reddetti. |
| exploitation | sömürü, istismar | Workers protested against exploitation. | İşçiler sömürüye karşı protesto yaptı. |
| explosive | patlayıcı; patlayıcı özellikte | Police found explosive materials. | Polis patlayıcı maddeler buldu. |
| extremist | aşırıcı, radikal kişi | Authorities monitored extremist groups. | Yetkililer aşırıcı grupları izledi. |
C1 — F KELİMELER
İşte bunun için de aynı formatta tablo hazırladım:
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| to facilitate | kolaylaştırmak | Technology facilitates communication. | Teknoloji iletişimi kolaylaştırır. |
| faction | hizip, grup | The party was divided into factions. | Parti hiziplere bölündü. |
| to fade | solmak, yavaşça kaybolmak | The colors faded in the sun. | Renkler güneşte soldu. |
| fairness | adalet, hakkaniyet | Employees expect fairness at work. | Çalışanlar iş yerinde adalet bekler. |
| fatal | ölümcül | The accident caused fatal injuries. | Kaza ölümcül yaralanmalara neden oldu. |
| fate | kader | She believes in fate. | Kadere inanıyor. |
| favourable | olumlu, elverişli | The weather conditions were favourable. | Hava koşulları elverişliydi. |
| feat | başarı, hüner | Climbing Everest is an amazing feat. | Everest’e tırmanmak inanılmaz bir başarıdır. |
| felony | ağır suç | He was charged with felony. | Ağır suçla suçlandı. |
| feminist | feminist | She is a feminist writer. | O feminist bir yazardır. |
| fibre | lif | Vegetables are rich in fibre. | Sebzeler lif bakımından zengindir. |
| fierce | şiddetli, vahşi | There was fierce competition. | Şiddetli bir rekabet vardı. |
| filmmaker | film yapımcısı, yönetmen | The filmmaker won an award. | Film yapımcısı ödül kazandı. |
| filter | filtre / filtrelemek | Water passes through a filter. | Su bir filtreden geçer. |
| firearm | ateşli silah | Firearms are strictly regulated here. | Ateşli silahlar burada sıkı şekilde düzenlenir. |
| fiscal | mali, bütçeyle ilgili | The government announced fiscal reforms. | Hükümet mali reformlar açıkladı. |
| flaw | kusur, hata | The design has a major flaw. | Tasarımda büyük bir kusur var. |
| flawed | kusurlu, hatalı | The report was flawed. | Rapor hatalıydı. |
| to flee | kaçmak | Residents fled the burning building. | Sakinler yanan binadan kaçtı. |
| fleet | filo, araç filosu | The airline expanded its fleet. | Havayolu filosunu genişletti. |
| flesh | et, deri altı doku | The knife cut through flesh. | Bıçak eti kesti. |
| flexibility | esneklik | Yoga improves flexibility. | Yoga esnekliği artırır. |
| to flourish | gelişmek, büyümek | Small businesses flourished online. | Küçük işletmeler çevrim içi ortamda gelişti. |
| fluid | sıvı | Drink plenty of fluids. | Bol sıvı tüket. |
| footage | görüntü kaydı | Police reviewed security footage. | Polis güvenlik görüntülerini inceledi. |
| to foresee | önceden görmek, tahmin etmek | Nobody foresaw the crisis. | Kimse krizi önceden tahmin etmedi. |
| foreigner | yabancı | As a foreigner, he needed a visa. | Yabancı olarak vizeye ihtiyacı vardı. |
| to forge | oluşturmak; sahte yapmak | They forged a strong partnership. | Güçlü bir ortaklık kurdular. |
| formula | formül | Scientists tested a new formula. | Bilim insanları yeni bir formül test etti. |
| to formulate | formüle etmek, oluşturmak | We need to formulate a strategy. | Bir strateji oluşturmalıyız. |
| forth | ileri, dışarı | He stepped forth confidently. | Kendinden emin şekilde öne çıktı. |
| forthcoming | yaklaşan; açık sözlü | The company announced forthcoming changes. | Şirket yaklaşan değişiklikleri duyurdu. |
| to foster | teşvik etmek, geliştirmek | Parents should foster creativity. | Ebeveynler yaratıcılığı teşvik etmelidir. |
| fragile | kırılgan, hassas | Glass is fragile. | Cam kırılgandır. |
| franchise | franchise, imtiyazlı işletme | He bought a fast-food franchise. | Bir fast-food franchise’ı satın aldı. |
| frankly | açıkçası | Frankly, I disagree with you. | Açıkçası sana katılmıyorum. |
| fraudulent | sahte, dolandırıcılıkla ilgili | They discovered fraudulent transactions. | Sahte işlemler keşfettiler. |
| frustrating | sinir bozucu | Waiting in traffic is frustrating. | Trafikte beklemek sinir bozucudur. |
| frustration | hayal kırıklığı, bıkkınlık | He expressed his frustration. | Hayal kırıklığını dile getirdi. |
| functional | işlevsel | The kitchen is simple but functional. | Mutfak basit ama işlevsel. |
| fundraising | bağış toplama | The school organized a fundraising event. | Okul bir bağış toplama etkinliği düzenledi. |
C1— G KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| gambling | kumar | Gambling can become addictive. | Kumar bağımlılık yapabilir. |
| gathering | toplantı, buluşma | We had a family gathering last weekend. | Geçen hafta sonu aile buluşması yaptık. |
| to gaze | bakmak, dalgın dalgın bakmak | She gazed at the stars. | Yıldızlara dalgın dalgın baktı. |
| gear | ekipman, vites, teçhizat | Climbers checked their gear before leaving. | Dağcılar gitmeden önce ekipmanlarını kontrol etti. |
| generic | genel, markasız | The doctor prescribed a generic medicine. | Doktor markasız bir ilaç yazdı. |
| genocide | soykırım | The museum documents genocide history. | Müze soykırım tarihini belgeliyor. |
| to glance | göz atmak, kısaca bakmak | He glanced at his watch. | Saatine kısa bir göz attı. |
| glimpse | kısa bakış, anlık görüntü | I caught a glimpse of the actor. | Oyuncuyu kısa süreliğine gördüm. |
| glorious | görkemli, muhteşem | It was a glorious summer day. | Muhteşem bir yaz günüydü. |
| glory | zafer, şan | The athlete fought for glory. | Sporcu zafer için mücadele etti. |
| governance | yönetişim, yönetim | Good governance improves public trust. | İyi yönetim kamu güvenini artırır. |
| grace | zarafet; lütuf | She danced with grace. | Zarafetle dans etti. |
| to grasp | kavramak; sıkıca tutmak | It took me time to grasp the concept. | Kavramı anlamam zaman aldı. |
| grave | ciddi, vahim | This is a grave mistake. | Bu ciddi bir hata. |
| gravity | yer çekimi; ciddiyet | Gravity keeps us on the ground. | Yer çekimi bizi yerde tutar. |
| grid | şebeke, ızgara, ağ | The city uses a modern power grid. | Şehir modern bir elektrik şebekesi kullanıyor. |
| grief | keder, yas | She was overwhelmed with grief. | Keder içinde ezildi. |
| to grin | sırıtmak, geniş gülümsemek | He grinned with satisfaction. | Memnuniyetle sırıttı. |
| to grind | öğütmek; ezmek | Coffee beans are ground fresh. | Kahve çekirdekleri taze öğütülür. |
| grip | tutuş; kavramak / kavramak | The suitcase slipped from my grip. | Bavul elimden kaydı. |
| gross | brüt; iğrenç | His gross salary is quite high. | Brüt maaşı oldukça yüksek. |
| guerrilla | gerilla | The army fought against guerrillas. | Ordu gerillalara karşı savaştı. |
| guidance | rehberlik, yönlendirme | Students need career guidance. | Öğrencilerin kariyer rehberliğine ihtiyacı var. |
| guilt | suçluluk, vicdan azabı | He couldn’t hide his guilt. | Suçluluğunu gizleyemedi. |
| gut | bağırsak; içgüdü | Trust your gut feeling. | İçgüdülerine güven. |
C1 — H KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| to hail | selamlamak; övmek; dolu yağmak | Critics hailed the movie as a masterpiece. | Eleştirmenler filmi başyapıt olarak övdü. |
| halfway | yarı yolda, yarısında | We stopped halfway to rest. | Dinlenmek için yolun yarısında durduk. |
| to halt | durdurmak, durmak | The police halted traffic. | Polis trafiği durdurdu. |
| handful | avuç dolusu; az miktar | Only a handful of students passed. | Sadece az sayıda öğrenci geçti. |
| handling | ele alma, kullanım | Careful handling is required. | Dikkatli kullanım gereklidir. |
| handy | kullanışlı, pratik | This tool is very handy. | Bu araç çok kullanışlı. |
| harassment | taciz | The company has strict harassment policies. | Şirketin sıkı taciz politikaları vardır. |
| hardware | donanım | My computer hardware needs upgrading. | Bilgisayar donanımımın güncellenmesi gerekiyor. |
| harmony | uyum, ahenk | The choir sang in perfect harmony. | Koro mükemmel uyum içinde söyledi. |
| harsh | sert, acımasız | Winter conditions were harsh. | Kış koşulları sertti. |
| harvest | hasat / hasat etmek | Farmers began the wheat harvest. | Çiftçiler buğday hasadına başladı. |
| hatred | nefret | Hatred only creates more conflict. | Nefret yalnızca daha fazla çatışma yaratır. |
| to haunt | musallat olmak; rahatsız etmek | Bad memories haunted him for years. | Kötü anılar yıllarca onu rahatsız etti. |
| hazard | tehlike, risk | Smoking is a health hazard. | Sigara sağlık için tehlikedir. |
| hence | bu yüzden, bundan dolayı | The road was closed, hence the delay. | Yol kapalıydı, bu yüzden gecikme oldu. |
| heighten | artırmak, yükseltmek | The news heightened public concern. | Haber halkın endişesini artırdı. |
| heritage | miras, kültürel miras | The city is proud of its heritage. | Şehir kültürel mirasıyla gurur duyuyor. |
| hierarchy | hiyerarşi | The company has a clear hierarchy. | Şirketin net bir hiyerarşisi var. |
| high-profile | çok tanınan, göz önünde | He is involved in a high-profile case. | Çok tanınan bir davaya dahil oldu. |
| homeland | vatan, ana yurt | Many refugees miss their homeland. | Birçok mülteci vatanını özlüyor. |
| hopeful | umutlu | She is hopeful about the future. | Gelecek konusunda umutlu. |
| horizon | ufuk | The sun disappeared below the horizon. | Güneş ufkun altına indi. |
| hostage | rehine | The police rescued the hostages. | Polis rehineleri kurtardı. |
| hostile | düşmanca | The crowd became hostile. | Kalabalık düşmanca hale geldi. |
| hostility | düşmanlık | There was clear hostility between them. | Aralarında açık bir düşmanlık vardı. |
| humanitarian | insani yardım ile ilgili | They sent humanitarian aid. | İnsani yardım gönderdiler. |
| humanity | insanlık | The disaster reminded us of our shared humanity. | Felaket bize ortak insanlığımızı hatırlattı. |
| humble | alçakgönüllü, mütevazı | Despite success, he remained humble. | Başarısına rağmen mütevazı kaldı. |
| hydrogen | hidrojen | Water contains hydrogen and oxygen. | Su hidrojen ve oksijen içerir. |
| hypothesis | hipotez, varsayım | Scientists tested the hypothesis. | Bilim insanları hipotezi test etti. |
C1 — I KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| identification | kimliklendirme, teşhis | Identification is required to enter the building. | Binaya girmek için kimlik gereklidir. |
| ideological | ideolojik | They had ideological differences. | İdeolojik farklılıkları vardı. |
| ideology | ideoloji | His ideology shaped his decisions. | Onun ideolojisi kararlarını şekillendirdi. |
| ignorance | cehalet | Ignorance can lead to mistakes. | Cehalet hatalara yol açabilir. |
| imagery | imgeler, görsellik | The poem is rich in imagery. | Şiir güçlü imgeler içeriyor. |
| immense | çok büyük, muazzam | The project requires immense effort. | Proje muazzam çaba gerektiriyor. |
| imminent | yaklaşan, yakın | A storm is imminent. | Bir fırtına yaklaşıyor. |
| implementation | uygulama, yürütme | The implementation of the law was delayed. | Yasanın uygulanması gecikti. |
| to imprison | hapse atmak | He was imprisoned for theft. | Hırsızlıktan hapse atıldı. |
| inability | yetersizlik, yapamama | His inability to swim worried his parents. | Yüzememesi ailesini endişelendirdi. |
| inadequate | yetersiz | The equipment was inadequate. | Ekipman yetersizdi. |
| inappropriate | uygunsuz | His comment was inappropriate. | Yorumu uygunsuzdu. |
| to incarcerate | hapse koymak | The suspect was incarcerated. | Şüpheli hapse konuldu. |
| incarceration | hapis | Incarceration rates have increased. | Hapis oranları arttı. |
| incidence | görülme sıklığı | The incidence of flu is rising. | Grip vakalarının görülme sıklığı artıyor. |
| inclined | eğilimli | She is inclined to agree. | Katılmaya eğilimli. |
| inclusion | dahil etme, kapsama | Inclusion of all members is important. | Tüm üyelerin dahil edilmesi önemlidir. |
| to incur | maruz kalmak, yol açmak | He incurred heavy debts. | Ağır borçlara maruz kaldı. |
| indicator | gösterge | Inflation is an economic indicator. | Enflasyon ekonomik bir göstergedir. |
| indictment | iddianame | The indictment was filed yesterday. | İddianame dün sunuldu. |
| indigenous | yerli | Indigenous people preserved their culture. | Yerli halk kültürünü korudu. |
| to induce | sebep olmak, teşvik etmek | The drug induces sleep. | İlaç uykuya neden olur. |
| to indulge | kendini bırakmak, şımarmak | He indulged in chocolate. | Çikolataya kendini bıraktı. |
| inequality | eşitsizlik | Income inequality is a major issue. | Gelir eşitsizliği büyük bir sorundur. |
| infamous | kötü şöhretli | The criminal is infamous worldwide. | Suçlu dünya çapında kötü şöhretlidir. |
| to infect | enfekte etmek | The virus infected many people. | Virüs birçok kişiyi enfekte etti. |
| to inflict | vermek, dayatmak | The attack inflicted serious damage. | Saldırı ciddi hasar verdi. |
| influential | etkili, nüfuzlu | She is an influential leader. | O etkili bir liderdir. |
| infrastructure | altyapı | The city needs better infrastructure. | Şehrin daha iyi altyapıya ihtiyacı var. |
| inherent | doğuştan gelen, içsel | Risk is inherent in investment. | Risk yatırımda doğuştandır. |
| to inhibit | engellemek | Fear can inhibit creativity. | Korku yaratıcılığı engelleyebilir. |
| to initiate | başlatmak | They initiated the project. | Projeyi başlattılar. |
| to inject | enjekte etmek | The nurse injected the vaccine. | Hemşire aşıyı enjekte etti. |
| injection | enjeksiyon | He received an injection. | Bir enjeksiyon aldı. |
| injustice | adaletsizlik | They protested against injustice. | Adaletsizliğe karşı protesto ettiler. |
| inmate | mahkûm | The inmate escaped prison. | Mahkûm hapisten kaçtı. |
| to inquire | sormak, soruşturmak | He inquired about the job. | İş hakkında bilgi aldı. |
| insertion | yerleştirme, ekleme | The insertion of data was correct. | Verilerin eklenmesi doğruydu. |
| insider | içeriden biri | He is an insider in the industry. | Sektörde içeriden biridir. |
| to inspect | incelemek | The engineer inspected the bridge. | Mühendis köprüyü inceledi. |
| inspection | inceleme | The building passed inspection. | Bina incelemeyi geçti. |
| inspiration | ilham | Nature is her inspiration. | Doğa onun ilhamıdır. |
| instinct | içgüdü | He followed his instinct. | İçgüdüsünü takip etti. |
| institutional | kurumsal | Institutional rules are strict. | Kurumsal kurallar sıkıdır. |
| to instruct | talimat vermek | The teacher instructed the class. | Öğretmen sınıfa talimat verdi. |
| instrumental | etkili, önemli rol oynayan | She was instrumental in the success. | Başarıda önemli rol oynadı. |
| insufficient | yetersiz | The funds are insufficient. | Fonlar yetersiz. |
| insult | hakaret / hakaret etmek | He took it as an insult. | Bunu hakaret olarak algıladı. |
| intact | sağlam, bozulmamış | The package arrived intact. | Paket sağlam ulaştı. |
| intake | alım, giriş | Calorie intake should be controlled. | Kalori alımı kontrol edilmelidir. |
| integral | ayrılmaz, temel | Trust is integral to relationships. | Güven ilişkilerin ayrılmaz parçasıdır. |
| integrated | entegre, bütünleşmiş | The system is fully integrated. | Sistem tamamen entegre. |
| integration | entegrasyon | Social integration is important. | Sosyal entegrasyon önemlidir. |
| integrity | dürüstlük, bütünlük | He is a man of integrity. | O dürüst bir insandır. |
| to intensify | yoğunlaştırmak | The storm intensified. | Fırtına şiddetlendi. |
| intensity | yoğunluk | The intensity of the light increased. | Işığın yoğunluğu arttı. |
| intensive | yoğun | They received intensive training. | Yoğun eğitim aldılar. |
| intent | amaç, niyet | He had no intent to harm. | Zarar verme niyeti yoktu. |
| interactive | etkileşimli | The game is interactive. | Oyun etkileşimlidir. |
| interface | arayüz | The app has a simple interface. | Uygulamanın basit bir arayüzü var. |
| to interfere | müdahale etmek | Don’t interfere in their affairs. | İşlerine müdahale etme. |
| interference | müdahale | There was outside interference. | Dış müdahale vardı. |
| interim | geçici | He is the interim manager. | O geçici yöneticidir. |
| interior | iç, iç mekan | The car interior is luxurious. | Arabanın içi lüks. |
| intermediate | orta seviye | This is an intermediate course. | Bu orta seviye bir kurstur. |
| intersection | kavşak, kesişim | The accident happened at the intersection. | Kaza kavşakta oldu. |
| to intervene | müdahale etmek | Police intervened quickly. | Polis hızlıca müdahale etti. |
| intervention | müdahale | Medical intervention saved his life. | Tıbbi müdahale hayatını kurtardı. |
| intimate | yakın, samimi | They had an intimate conversation. | Samimi bir konuşma yaptılar. |
| intriguing | ilginç, merak uyandırıcı | The mystery is intriguing. | Gizem merak uyandırıcı. |
| inventory | envanter | The store checked its inventory. | Mağaza envanterini kontrol etti. |
| investigator | araştırmacı | The investigator found evidence. | Araştırmacı kanıt buldu. |
| invisible | görünmez | The virus is invisible. | Virüs görünmezdir. |
| to invoke | çağırmak, başvurmak | He invoked his right to silence. | Sessiz kalma hakkına başvurdu. |
| involvement | katılım, dahil olma | His involvement was limited. | Onun katılımı sınırlıydı. |
| ironic | ironik | It was an ironic situation. | İronik bir durumdu. |
| ironically | ironik bir şekilde | Ironically, he missed the meeting. | İronik bir şekilde toplantıyı kaçırdı. |
| irony | ironi | There is irony in his words. | Sözlerinde ironi var. |
| irrelevant | alakasız | His comment was irrelevant. | Yorumu alakasızdı. |
| isolation | izolasyon, yalnızlık | Isolation can affect mental health. | İzolasyon ruh sağlığını etkileyebilir. |
C1 —J K KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| judicial | yargısal, adli | The judicial system must be independent. | Yargı sistemi bağımsız olmalıdır. |
| jurisdiction | yargı yetkisi, yargı alanı | This case is under federal jurisdiction. | Bu dava federal yargı yetkisi altındadır. |
| just | adil; tam, sadece | The decision was just and fair. | Karar adil ve hakkaniyetliydi. |
| justification | gerekçe, haklı çıkarma | He gave no justification for his actions. | Eylemleri için hiçbir gerekçe sunmadı. |
C1 —L KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| landlord | ev sahibi | The landlord increased the rent. | Ev sahibi kirayı artırdı. |
| landmark | simge yapı, dönüm noktası | The Eiffel Tower is a famous landmark. | Eyfel Kulesi ünlü bir simge yapıdır. |
| lap | kucak; tur (spor) | The child sat on her mother’s lap. | Çocuk annesinin kucağına oturdu. |
| large-scale | büyük ölçekli | It was a large-scale project. | Bu büyük ölçekli bir projeydi. |
| latter | sonuncu, ikincisi | I like tea and coffee, but I prefer the latter. | Çay ve kahve severim ama ikincisini tercih ederim. |
| lawmaker | yasa yapıcı, milletvekili | Lawmakers approved the new bill. | Yasama üyeleri yeni yasayı onayladı. |
| lawn | çim, çimenlik alan | The children played on the lawn. | Çocuklar çimenlikte oynadı. |
| lawsuit | dava | They filed a lawsuit against the company. | Şirkete karşı dava açtılar. |
| layout | düzen, yerleşim | The layout of the room is modern. | Odanın düzeni moderndir. |
| leak | sızıntı / sızmak | There is a gas leak in the building. | Binada gaz sızıntısı var. |
| to leak | sızmak, sızdırmak | The pipe is leaking water. | Boru su sızdırıyor. |
| to leap | sıçramak, atlamak | The cat leaped over the wall. | Kedi duvarın üzerinden atladı. |
| legacy | miras | He left a great legacy. | Büyük bir miras bıraktı. |
| legendary | efsanevi | He is a legendary footballer. | O efsanevi bir futbolcudur. |
| legislation | yasa, mevzuat | New legislation was passed. | Yeni yasa kabul edildi. |
| legislative | yasama ile ilgili | Legislative reforms are needed. | Yasama reformları gereklidir. |
| legislature | yasama organı | The legislature met today. | Yasama organı bugün toplandı. |
| legitimate | meşru, yasal | He had a legitimate reason. | Meşru bir nedeni vardı. |
| lengthy | uzun (süre, metin) | It was a lengthy discussion. | Uzun bir tartışmaydı. |
| lesbian | lezbiyen | She is a lesbian activist. | O lezbiyen bir aktivisttir. |
| lesser | daha az önemli | This is a lesser problem. | Bu daha az önemli bir sorundur. |
| lethal | ölümcül | The poison is lethal. | Zehir ölümcüldür. |
| liable | sorumlu, yükümlü | He is liable for the damage. | Zarardan sorumludur. |
| liability | sorumluluk, yükümlülük | The company has financial liabilities. | Şirketin finansal yükümlülükleri var. |
| liberal | liberal; özgürlükçü | She has liberal views. | Liberal görüşleri var. |
| liberation | kurtuluş | The country celebrated liberation. | Ülke kurtuluşu kutladı. |
| liberty | özgürlük | Liberty is a basic human right. | Özgürlük temel bir insan hakkıdır. |
| lifelong | ömür boyu | He is my lifelong friend. | O benim ömür boyu arkadaşım. |
| likelihood | olasılık | There is a high likelihood of rain. | Yağmur olasılığı yüksek. |
| limb | uzuv | He injured his upper limb. | Üst uzvunu yaraladı. |
| linear | doğrusal | The relationship is linear. | İlişki doğrusaldır. |
| line-up | kadro, diziliş | The team announced its line-up. | Takım kadrosunu açıkladı. |
| to linger | oyalanmak, kalmak | The smell lingered in the room. | Koku odada kaldı. |
| listing | listeleme | The property listing is online. | Emlak ilanı internette. |
| literacy | okuryazarlık | Literacy rates have improved. | Okuryazarlık oranları arttı. |
| lobby | lobi / kulis yapmak | They lobbied for new regulations. | Yeni düzenlemeler için kulis yaptılar. |
| to lobby | kulis yapmak, etkilemeye çalışmak | They lobbied the government. | Hükümeti etkilemeye çalıştılar. |
| logic | mantık | His argument lacks logic. | Onun argümanı mantıktan yoksun. |
| long-standing | uzun süredir var olan | They have a long-standing relationship. | Uzun süredir devam eden bir ilişkileri var. |
| long-time | uzun zamandır olan | He is a long-time supporter. | O uzun zamandır bir destekçidir. |
| to loom | belirginleşmek, yaklaşmak | A crisis looms ahead. | Bir kriz yaklaşmakta. |
| loop | döngü | The video plays in a loop. | Video döngü halinde oynuyor. |
| loyalty | sadakat | Loyalty is important in friendship. | Dostlukta sadakat önemlidir. |
C1 —M KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| machinery | makine, makine ekipmanı | The factory uses modern machinery. | Fabrika modern makineler kullanıyor. |
| magical | büyülü | It was a magical experience. | Büyülü bir deneyimdi. |
| magnetic | manyetik | The material has magnetic properties. | Malzeme manyetik özelliklere sahiptir. |
| magnitude | büyüklük, şiddet | The magnitude of the earthquake was high. | Depremin şiddeti yüksekti. |
| mainland | ana kara | They traveled to the mainland. | Ana karaya seyahat ettiler. |
| mainstream | ana akım | The idea became mainstream. | Fikir ana akım haline geldi. |
| maintenance | bakım, onarım | The building needs maintenance. | Binanın bakıma ihtiyacı var. |
| mandate | yetki, görev | The government received a strong mandate. | Hükümet güçlü bir yetki aldı. |
| mandatory | zorunlu | Attendance is mandatory. | Katılım zorunludur. |
| to manifest | ortaya çıkmak, göstermek | Symptoms can manifest quickly. | Belirtiler hızlıca ortaya çıkabilir. |
| to manipulate | manipüle etmek | He manipulated the data. | Verileri manipüle etti. |
| manipulation | manipülasyon | Media manipulation is dangerous. | Medya manipülasyonu tehlikelidir. |
| manuscript | el yazması | The ancient manuscript was discovered. | Antik el yazması keşfedildi. |
| march | yürüyüş / yürümek | They joined the protest march. | Protesto yürüyüşüne katıldılar. |
| to march | yürümek | Soldiers marched in formation. | Askerler düzen içinde yürüdü. |
| marginal | marjinal, küçük | The change was marginal. | Değişiklik küçüktü. |
| marine | denizle ilgili | Marine life is diverse. | Deniz yaşamı çeşitlidir. |
| marketplace | pazar yeri | The marketplace was crowded. | Pazar yeri kalabalıktı. |
| massacre | katliam | The event was a tragic massacre. | Olay trajik bir katliamdı. |
| mathematical | matematiksel | The problem is mathematical. | Problem matematikseldir. |
| mature | olgun | He is very mature for his age. | Yaşına göre çok olgundur. |
| to maximise | en üst düzeye çıkarmak | We must maximise efficiency. | Verimliliği en üst düzeye çıkarmalıyız. |
| meaningful | anlamlı | It was a meaningful conversation. | Anlamlı bir konuşmaydı. |
| meantime | bu arada | In the meantime, stay here. | Bu arada burada kal. |
| medieval | ortaçağ | The castle is medieval. | Kale ortaçağ dönemindendir. |
| meditation | meditasyon | Meditation helps reduce stress. | Meditasyon stresi azaltmaya yardımcı olur. |
| melody | melodi | The melody is beautiful. | Melodi çok güzel. |
| memo | not, kısa yazı | He sent a company memo. | Şirket içi bir not gönderdi. |
| memoir | anı kitabı | She wrote a memoir. | Bir anı kitabı yazdı. |
| memorial | anıt | They built a war memorial. | Bir savaş anıtı inşa ettiler. |
| mentor | mentor, rehber | He is my professional mentor. | O benim profesyonel mentorumdur. |
| merchant | tüccar | The merchant sold spices. | Tüccar baharat sattı. |
| mercy | merhamet | The prisoner begged for mercy. | Mahkûm merhamet diledi. |
| mere | sıradan, sadece | It was a mere accident. | Sadece bir kazaydı. |
| merely | sadece, yalnızca | He was merely joking. | O sadece şaka yapıyordu. |
| to merge | birleşmek | The companies merged. | Şirketler birleşti. |
| merger | birleşme | The merger was approved. | Birleşme onaylandı. |
| merit | değer, liyakat | She was promoted on merit. | Liyakatine göre terfi etti. |
| in the midst of | ortasında | He left in the midst of the meeting. | Toplantının ortasında ayrıldı. |
| migration | göç | Migration affects population size. | Göç nüfus büyüklüğünü etkiler. |
| militant | militan / savaşçı | Militant groups were active. | Militan gruplar aktifti. |
| militia | milis | The militia controlled the area. | Milis bölgeyi kontrol ediyordu. |
| minimal | en az, minimal | The damage was minimal. | Hasar minimaldi. |
| to minimise | en aza indirmek | We must minimise risk. | Riski en aza indirmeliyiz. |
| mining | madencilik | Mining is dangerous work. | Madencilik tehlikeli bir iştir. |
| ministry | bakanlık | She works at the Ministry of Education. | Milli Eğitim Bakanlığında çalışıyor. |
| minute | çok küçük | The details are minute. | Detaylar çok küçüktür. |
| miracle | mucize | It was a medical miracle. | Tıbbi bir mucizeydi. |
| misery | sefalet | He lived in misery. | Sefalet içinde yaşadı. |
| misleading | yanıltıcı | The advertisement was misleading. | Reklam yanıltıcıydı. |
| mismanagement | kötü yönetim | Mismanagement caused the crisis. | Kötü yönetim krize neden oldu. |
| missile | füze | The missile was launched. | Füze fırlatıldı. |
| mob | kalabalık, güruh | The mob became violent. | Kalabalık şiddetlendi. |
| mobility | hareketlilik | Mobility is important for elderly people. | Hareketlilik yaşlılar için önemlidir. |
| to mobilise | harekete geçirmek | The army was mobilised. | Ordu harekete geçirildi. |
| moderate | orta, ılımlı | He has moderate opinions. | Ilımlı görüşleri var. |
| modification | değişiklik | The car needs modification. | Arabanın değişikliğe ihtiyacı var. |
| module | modül | This course has five modules. | Bu ders beş modülden oluşur. |
| momentum | ivme, hız kazanma | The team gained momentum. | Takım ivme kazandı. |
| monk | keşiş | The monk lives in a monastery. | Keşiş bir manastırda yaşıyor. |
| monopoly | tekel | The company has a monopoly. | Şirket tekele sahip. |
| morality | ahlak | Morality is important in society. | Toplumda ahlak önemlidir. |
| motive | motiv, neden | What was his motive? | Onun motivi neydi? |
| municipal | belediyeye ait | Municipal services improved. | Belediye hizmetleri gelişti. |
| mutual | karşılıklı | They have mutual respect. | Karşılıklı saygıları var. |
C1 — N KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| naive | saf, tecrübesiz | She is too naive to believe that story. | O hikayeye inanacak kadar saf. |
| namely | yani, özellikle | Three students failed, namely John, Ali and Sara. | Üç öğrenci kaldı, yani John, Ali ve Sara. |
| nationwide | ülke çapında | The protest became nationwide. | Protesto ülke çapında yayıldı. |
| naval | deniz kuvvetleriyle ilgili | Naval forces were deployed. | Deniz kuvvetleri konuşlandırıldı. |
| to neglect | ihmal etmek | He neglected his duties. | Görevlerini ihmal etti. |
| neighbouring | komşu | We visited a neighbouring country. | Komşu bir ülkeyi ziyaret ettik. |
| newsletter | bülten | I subscribed to the company newsletter. | Şirket bültenine abone oldum. |
| niche | niş, özel alan | She found a niche market. | O niş bir pazar buldu. |
| noble | asil, soylu | He comes from a noble family. | O soylu bir aileden geliyor. |
| to nod | başını sallamak | She nodded in agreement. | Onaylayarak başını salladı. |
| to nominate | aday göstermek | He was nominated for an award. | Ödül için aday gösterildi. |
| nomination | adaylık | Her nomination was announced. | Onun adaylığı açıklandı. |
| nominee | aday | The nominee gave a speech. | Aday bir konuşma yaptı. |
| nonetheless | yine de | It was risky; nonetheless, he tried. | Riskliydi; yine de denedi. |
| non-profit | kâr amacı gütmeyen | It is a non-profit organization. | Bu kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur. |
| nonsense | saçmalık | That idea is nonsense. | Bu fikir saçmalık. |
| norm | norm, kural | This behaviour is the norm here. | Bu davranış burada normdur. |
| notable | dikkat çekici | She made a notable contribution. | Dikkat çekici bir katkı yaptı. |
| notably | özellikle, dikkat çekici şekilde | He is notably intelligent. | Özellikle zekidir. |
| to notify | bilgilendirmek | Please notify me of changes. | Lütfen beni değişikliklerden haberdar et. |
| notorious | kötü şöhretli | He is a notorious criminal. | O kötü şöhretli bir suçludur. |
| nursery | kreş, fidanlık | The child goes to a nursery. | Çocuk kreşe gidiyor. |
C1 — O KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| objection | itiraz | He raised an objection to the plan. | Plana itiraz etti. |
| to oblige | zorunda bırakmak, memnun etmek | I’m obliged to help you. | Sana yardım etmek zorundayım. |
| to obsess | kafaya takmak | He obsesses over small details. | Küçük detayları kafaya takıyor. |
| obsession | takıntı | Football is his obsession. | Futbol onun takıntısı. |
| occasional | ara sıra olan | We have occasional meetings. | Ara sıra toplantılarımız olur. |
| occurrence | meydana gelme, olay | Earthquakes are a natural occurrence. | Depremler doğal bir olaydır. |
| odds | ihtimal, olasılık | The odds of winning are low. | Kazanma ihtimali düşük. |
| offering | teklif, sunulan şey | The company expanded its product offerings. | Şirket ürün tekliflerini genişletti. |
| offspring | yavru, çocuk | The animal protects its offspring. | Hayvan yavrusunu korur. |
| operational | çalışır durumda | The system is fully operational. | Sistem tamamen çalışır durumda. |
| to opt | tercih etmek | She opted for a different plan. | Farklı bir planı tercih etti. |
| optimism | iyimserlik | He showed great optimism. | Büyük iyimserlik gösterdi. |
| oral | sözlü | The exam was oral. | Sınav sözlüydü. |
| organisational | organizasyonel | They improved organisational structure. | Organizasyonel yapıyı geliştirdiler. |
| orientation | oryantasyon, yönlendirme | New employees attend orientation. | Yeni çalışanlar oryantasyona katılır. |
| to originate | köken almak | The tradition originated in Asia. | Gelenek Asya’da ortaya çıktı. |
| outbreak | salgın, patlama | A disease outbreak occurred. | Bir hastalık salgını meydana geldi. |
| outing | gezi | We had a school outing. | Okul gezisine çıktık. |
| outlet | satış noktası; çıkış | This is a factory outlet store. | Burası fabrika satış mağazasıdır. |
| outlook | bakış açısı; görünüm | Her outlook on life is positive. | Hayata bakış açısı olumlu. |
| outrage | öfke, tepki | The decision caused public outrage. | Karar halkın öfkesine neden oldu. |
| outsider | dışarıdan biri | He felt like an outsider. | Kendini dışarıdan biri gibi hissetti. |
| to overlook | gözden kaçırmak | Don’t overlook the details. | Detayları gözden kaçırma. |
| overly | aşırı derecede | She is overly sensitive. | O aşırı derecede hassas. |
| to oversee | denetlemek | She oversees the project. | O projeyi denetliyor. |
| to overturn | devirmek, bozmak | The court overturned the decision. | Mahkeme kararı bozdu. |
| to overwhelm | bunaltmak, ezmek | The workload overwhelmed him. | İş yükü onu bunaltı. |
| overwhelming | ezici, çok güçlü | There was overwhelming support. | Ezici bir destek vardı. |
C1 — P KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| parameter | parametre, sınır | The system operates within set parameters. | Sistem belirlenen parametreler içinde çalışır. |
| parental | ebeveynle ilgili | Parental guidance is advised. | Ebeveyn rehberliği önerilir. |
| partial | kısmi, taraflı | The report was partially correct. | Rapor kısmen doğruydu. |
| partially | kısmen | The building was partially destroyed. | Bina kısmen yıkıldı. |
| passing | geçiş; geçici | Passing cars made noise. | Geçen arabalar gürültü yaptı. |
| passive | pasif | He played a passive role. | Pasif bir rol oynadı. |
| pastor | papaz | The pastor gave a speech. | Papaz bir konuşma yaptı. |
| patent | patent | He applied for a patent. | Patent başvurusunda bulundu. |
| pathway | yol, patika; yol | There is a pathway in the forest. | Ormanda bir patika var. |
| patrol | devriye / devriye gezmek | Police patrol the area. | Polis bölgeyi devriye geziyor. |
| to patrol | devriye gezmek | Soldiers patrol the border. | Askerler sınırda devriye gezer. |
| patron | müşteri; koruyucu | He is a regular patron of the cafe. | O, kafeye düzenli gelen bir müşteridir. |
| peak | zirve, doruk | Sales reached their peak. | Satışlar zirveye ulaştı. |
| peasant | köylü | The peasants worked in the fields. | Köylüler tarlalarda çalıştı. |
| peculiar | tuhaf, garip | That is a peculiar situation. | Bu tuhaf bir durum. |
| to persist | ısrar etmek, sürmek | Problems persist. | Sorunlar devam ediyor. |
| persistent | ısrarcı, sürekli | He is a persistent worker. | O ısrarcı bir çalışandır. |
| personnel | personel | The company hired new personnel. | Şirket yeni personel aldı. |
| petition | dilekçe / imza kampanyası | They signed a petition. | Bir dilekçeyi imzaladılar. |
| philosopher | filozof | Socrates was a famous philosopher. | Sokrates ünlü bir filozoftu. |
| philosophical | felsefi | He has philosophical thoughts. | Felsefi düşünceleri var. |
| pioneer | öncü | She was a pioneer in science. | O bilimde öncüydü. |
| pipeline | boru hattı | The oil pipeline was damaged. | Petrol boru hattı zarar gördü. |
| pit | çukur | He fell into a pit. | Bir çukura düştü. |
| plausible | makul, inandırıcı | That explanation is plausible. | Bu açıklama makul. |
| plea | yalvarma, savunma | He made a plea for help. | Yardım için yalvardı. |
| to plead | yalvarmak, savunmak | He pleaded not guilty. | Suçsuz olduğunu savundu. |
| pledge | söz, taahhüt | They made a pledge to help. | Yardım etmek için söz verdiler. |
| to pledge | söz vermek | She pledged support. | Destek sözü verdi. |
| plunge | ani düşüş / dalmak | The temperature took a plunge. | Sıcaklık ani düştü. |
| to plunge | dalmak, düşmek | He plunged into the water. | Suya daldı. |
| pole | kutup; direk | The North Pole is icy. | Kuzey Kutbu buzludur. |
| poll | anket | The poll shows high support. | Anket yüksek destek gösteriyor. |
| portfolio | portföy | He has a strong investment portfolio. | Güçlü bir yatırım portföyü var. |
| to portray | tasvir etmek | The film portrays real events. | Film gerçek olayları tasvir eder. |
| to postpone | ertelemek | The meeting was postponed. | Toplantı ertelendi. |
| post-war | savaş sonrası | Post-war recovery was slow. | Savaş sonrası toparlanma yavaştı. |
| practitioner | uygulayıcı, uzman | She is a medical practitioner. | O bir tıp uzmanıdır. |
| to preach | vaaz vermek | He preached about kindness. | O iyilik hakkında vaaz verdi. |
| to precede | önce gelmek | Rain preceded the storm. | Yağmur fırtınadan önce geldi. |
| precedent | emsal | This case sets a precedent. | Bu dava emsal oluşturur. |
| precision | hassasiyet | The machine works with precision. | Makine hassasiyetle çalışır. |
| predator | yırtıcı | Lions are predators. | Aslanlar yırtıcıdır. |
| predecessor | önceki kişi | He replaced his predecessor. | Öncekinin yerini aldı. |
| predominantly | çoğunlukla | The area is predominantly rural. | Bölge çoğunlukla kırsaldır. |
| pregnancy | hamilelik | Pregnancy lasts about nine months. | Hamilelik yaklaşık dokuz ay sürer. |
| prejudice | önyargı | Prejudice should be avoided. | Önyargıdan kaçınılmalıdır. |
| preliminary | ön, başlangıç | Preliminary results are out. | Ön sonuçlar açıklandı. |
| premier | başbakan; en önemli | He is the premier of the region. | O bölgenin başbakanıdır. |
| premise | öncül; bina | The argument is based on a false premise. | Argüman yanlış bir öncüle dayanıyor. |
| premium | prim, ek ücret | You must pay a premium. | Ek ücret ödemen gerekir. |
| to prescribe | reçete yazmak | The doctor prescribed medicine. | Doktor ilaç yazdı. |
| prescription | reçete | You need a prescription for this drug. | Bu ilaç için reçete gerekir. |
| presently | şu anda; yakında | He is presently working abroad. | Şu anda yurt dışında çalışıyor. |
| preservation | koruma | Heritage preservation is important. | Mirasın korunması önemlidir. |
| to preside | başkanlık etmek | She presided over the meeting. | Toplantıya başkanlık etti. |
| presidency | başkanlık | His presidency lasted four years. | Onun başkanlığı dört yıl sürdü. |
| prestigious | prestijli | It is a prestigious university. | Bu prestijli bir üniversitedir. |
| presumably | muhtemelen | He is presumably at home. | Muhtemelen evdedir. |
| to presume | varsaymak | I presume he is right. | Onun haklı olduğunu varsayıyorum. |
| to prevail | hakim olmak | Justice will prevail. | Adalet galip gelecek. |
| prevalence | yaygınlık | The prevalence of disease increased. | Hastalığın yaygınlığı arttı. |
| prevention | önleme | Prevention is better than cure. | Önlemek tedaviden iyidir. |
| prey | av | The lion caught its prey. | Aslan avını yakaladı. |
| privatization | özelleştirme | Privatization increased efficiency. | Özelleştirme verimliliği artırdı. |
| privilege | ayrıcalık | Education is a privilege. | Eğitim bir ayrıcalıktır. |
| probe | soruşturma / araştırmak | The police launched a probe. | Polis soruşturma başlattı. |
| to probe | araştırmak | They probed the issue deeply. | Konuyu derinlemesine araştırdılar. |
| problematic | sorunlu | The situation is problematic. | Durum sorunludur. |
| proceeding | işlem, süreç | Legal proceedings began. | Hukuki süreç başladı. |
| proceeds | gelir, kazanç | The proceeds go to charity. | Gelirler bağışa gider. |
| processing | işleme | Data processing is fast. | Veri işleme hızlıdır. |
| processor | işlemci | The computer has a fast processor. | Bilgisayar hızlı bir işlemciye sahip. |
| to proclaim | ilan etmek | He proclaimed victory. | Zafer ilan etti. |
| productive | üretken | She is very productive. | O çok üretkendir. |
| productivity | verimlilik | Productivity increased. | Verimlilik arttı. |
| profitable | kârlı | The business is profitable. | İş kârlıdır. |
| profound | derin, etkili | It had a profound impact. | Derin bir etkisi oldu. |
| projection | tahmin, projeksiyon | Sales projections are high. | Satış tahminleri yüksek. |
| prominent | önde gelen | She is a prominent scientist. | O önde gelen bir bilim insanıdır. |
| pronounced | belirgin | There is a pronounced difference. | Belirgin bir fark var. |
| propaganda | propaganda | The media spread propaganda. | Medya propaganda yaydı. |
| proposition | öneri | He made a business proposition. | Bir iş teklifi yaptı. |
| to prosecute | dava açmak | He was prosecuted for fraud. | Dolandırıcılıktan dava açıldı. |
| prosecution | kovuşturma | The prosecution presented evidence. | Savcılık kanıt sundu. |
| prosecutor | savcı | The prosecutor spoke in court. | Savcı mahkemede konuştu. |
| prospective | olası, gelecekteki | Prospective students visited. | Olası öğrenciler ziyaret etti. |
| prosperity | refah | The country achieved prosperity. | Ülke refaha ulaştı. |
| protective | koruyucu | Wear protective gear. | Koruyucu ekipman giy. |
| protocol | protokol | They followed official protocol. | Resmi protokolü takip ettiler. |
| province | il, eyalet | He lives in a remote province. | Uzak bir ilde yaşıyor. |
| provincial | taşra; yerel | Provincial offices are smaller. | Taşra ofisleri daha küçüktür. |
| provision | sağlama; hüküm | Food provision is necessary. | Gıda sağlanması gereklidir. |
| to provoke | kışkırtmak | The comment provoked anger. | Yorum öfke yarattı. |
| psychiatric | psikiyatrik | He received psychiatric care. | Psikiyatrik bakım aldı. |
| pulse | nabız | His pulse was normal. | Nabzı normaldi. |
C1— Q KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| query | soru, sorgu | He sent a query to customer service. | Müşteri hizmetlerine bir soru gönderdi. |
| quest | arayış, görev | He is on a quest for knowledge. | O bilgi arayışında. |
| quota | kota | The company has a sales quota. | Şirketin bir satış kotası var. |
C1— R KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| radical | radikal | He proposed radical changes. | Radikal değişiklikler önerdi. |
| rage | öfke | He was filled with rage. | Öfkeyle doluydu. |
| raid | baskın / baskın yapmak | Police carried out a raid. | Polis baskın düzenledi. |
| to raid | baskın yapmak | The police raided the house. | Polis eve baskın yaptı. |
| rally | miting / toparlanmak | They attended a political rally. | Siyasi bir mitinge katıldılar. |
| to rally | toparlanmak, destek toplamak | The team rallied after the break. | Takım devre arasında toparlandı. |
| ranking | sıralama | The university ranking is high. | Üniversitenin sıralaması yüksek. |
| rape | tecavüz / tecavüz etmek | The crime was rape. | Suç tecavüzdü. |
| to rape | tecavüz etmek | The suspect was charged with rape. | Şüpheli tecavüzle suçlandı. |
| ratio | oran | The ratio is 2 to 1. | Oran 2’ye 1’dir. |
| rational | mantıklı | He made a rational decision. | Mantıklı bir karar verdi. |
| ray | ışın; ışık demeti | Sun rays entered the room. | Güneş ışınları odaya girdi. |
| readily | kolayca, hemen | She readily agreed. | Hemen kabul etti. |
| realization | fark etme, idrak | The realization shocked him. | Fark ediş onu şok etti. |
| realm | alan, krallık | Science is his realm. | Bilim onun alanıdır. |
| rear | arka / arka taraf | The car has rear seats. | Arabanın arka koltukları var. |
| reasoning | akıl yürütme | His reasoning was logical. | Onun akıl yürütmesi mantıklıydı. |
| to reassure | güven vermek | She reassured him. | Ona güven verdi. |
| rebel | asi / asi kişi | The rebel was arrested. | Asi tutuklandı. |
| rebellion | isyan | The rebellion failed. | İsyan başarısız oldu. |
| recipient | alıcı | She is the recipient of the award. | O ödülün alıcısıdır. |
| reconstruction | yeniden inşa | The city needs reconstruction. | Şehrin yeniden inşaya ihtiyacı var. |
| to recount | anlatmak | He recounted the story. | Hikayeyi anlattı. |
| recruitment | işe alım | Recruitment is ongoing. | İşe alım devam ediyor. |
| referendum | referandum | The country held a referendum. | Ülke referandum yaptı. |
| reflection | yansıma; düşünme | The lake showed a clear reflection. | Göl net bir yansıma gösterdi. |
| reform | reform / reform yapmak | The reform improved education. | Reform eğitimi geliştirdi. |
| to reform | reform yapmak | They reformed the system. | Sistemi reform ettiler. |
| refuge | sığınak | They sought refuge in the building. | Binada sığınak aradılar. |
| refusal | reddetme | His refusal surprised them. | Onun reddi onları şaşırttı. |
| to regain | geri kazanmak | He regained his strength. | Gücünü geri kazandı. |
| regardless | bakmaksızın | He went regardless of danger. | Tehlikeye bakmadan gitti. |
| regime | rejim | The regime changed. | Rejim değişti. |
| regulator | düzenleyici kurum | The regulator approved the plan. | Düzenleyici kurum planı onayladı. |
| regulatory | düzenleyici | Regulatory rules are strict. | Düzenleyici kurallar katıdır. |
| rehabilitation | rehabilitasyon | He needs rehabilitation. | Rehabilitasyona ihtiyacı var. |
| reign | saltanat / hükmetmek | The king’s reign was long. | Kralın saltanatı uzundu. |
| to reign | hükmetmek | The queen reigned for decades. | Kraliçe onlarca yıl hükmetti. |
| rejection | reddetme | He faced rejection. | Reddedilme ile karşılaştı. |
| relevance | alaka | The topic has no relevance. | Konunun alakası yok. |
| reliability | güvenilirlik | The system has high reliability. | Sistem yüksek güvenilirliğe sahip. |
| reluctant | isteksiz | He was reluctant to speak. | Konuşmaya isteksizdi. |
| remainder | kalan kısım | The remainder was donated. | Kalan kısım bağışlandı. |
| remains | kalıntılar | The remains were found. | Kalıntılar bulundu. |
| remedy | çare | There is no quick remedy. | Hızlı bir çare yok. |
| reminder | hatırlatma | This is a reminder email. | Bu bir hatırlatma e-postasıdır. |
| removal | kaldırma | The removal of the barrier helped traffic. | Bariyerin kaldırılması trafiğe yardımcı oldu. |
| to render | yapmak, hale getirmek | The storm rendered the road unsafe. | Fırtına yolu güvensiz hale getirdi. |
| to renew | yenilemek | She renewed her passport. | Pasaportunu yeniledi. |
| renowned | ünlü | He is a renowned scientist. | O ünlü bir bilim insanıdır. |
| rental | kiralama | The rental cost is high. | Kira ücreti yüksek. |
| replacement | yedek, yerine geçen | They found a replacement. | Bir yedek buldular. |
| reportedly | bildirildiğine göre | He is reportedly ill. | Bildirildiğine göre hasta. |
| representation | temsil | Representation matters in politics. | Temsil siyasette önemlidir. |
| to reproduce | çoğaltmak, üremek | Animals reproduce quickly. | Hayvanlar hızlı ürer. |
| reproduction | çoğalma | Reproduction is a natural process. | Üreme doğal bir süreçtir. |
| republic | cumhuriyet | France is a republic. | Fransa bir cumhuriyettir. |
| to resemble | benzemek | He resembles his father. | Babasına benziyor. |
| to reside | ikamet etmek | They reside in London. | Londra’da ikamet ediyorlar. |
| residence | ikametgah | His residence is in the city. | İkametgahı şehirde. |
| residential | konutla ilgili | This is a residential area. | Burası konut bölgesi. |
| residue | kalıntı | There is chemical residue. | Kimyasal kalıntı var. |
| resignation | istifa | His resignation shocked everyone. | Onun istifası herkesi şok etti. |
| resistance | direnç | There was strong resistance. | Güçlü bir direnç vardı. |
| respective | ilgili, ayrı ayrı | They went to their respective homes. | Her biri kendi evine gitti. |
| respectively | sırasıyla | Ali and Ayşe are 20 and 22, respectively. | Ali ve Ayşe sırasıyla 20 ve 22 yaşında. |
| restoration | restorasyon | The building needs restoration. | Binanın restorasyona ihtiyacı var. |
| restraint | kısıtlama, kontrol | He showed great restraint. | Büyük bir öz kontrol gösterdi. |
| to resume | yeniden başlamak | The meeting resumed. | Toplantı yeniden başladı. |
| retreat | geri çekilme / geri çekilmek | The army retreated. | Ordu geri çekildi. |
| to retreat | geri çekilmek | They retreated from the area. | Bölgeden geri çekildiler. |
| to retrieve | geri getirmek | He retrieved the file. | Dosyayı geri getirdi. |
| revelation | ortaya çıkma, ifşa | It was a shocking revelation. | Şok edici bir ifşaydı. |
| revenge | intikam | He sought revenge. | İntikam aradı. |
| to reverse | tersine çevirmek | The decision was reversed. | Karar tersine çevrildi. |
| revival | canlanma | There is a cultural revival. | Kültürel bir canlanma var. |
| to revive | canlandırmak | They revived the tradition. | Geleneği canlandırdılar. |
| revolutionary | devrimci / devrim niteliğinde | It is a revolutionary idea. | Bu devrim niteliğinde bir fikir. |
| rhetoric | söylem, hitabet | His speech was full of rhetoric. | Konuşması söylemle doluydu. |
| riot | isyan, ayaklanma | Riots broke out in the city. | Şehirde isyanlar çıktı. |
| to rip | yırtmak | He ripped the paper. | Kağıdı yırttı. |
| ritual | ritüel | The ritual is ancient. | Ritüel çok eskidir. |
| robust | sağlam, güçlü | The system is robust. | Sistem sağlamdır. |
| rod | çubuk | He used a metal rod. | Metal bir çubuk kullandı. |
| rookie | çaylak | He is a rookie player. | O çaylak bir oyuncu. |
| roster | kadro listesi | The team roster was updated. | Takım kadrosu güncellendi. |
| to rotate | döndürmek | The Earth rotates daily. | Dünya her gün döner. |
| rotation | dönüş | The rotation of crops is important. | Ürün rotasyonu önemlidir. |
| ruling | karar; yönetici | The ruling was final. | Karar kesindi. |
| rumour | söylenti | The rumour spread quickly. | Söylenti hızla yayıldı. |
C1— S KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| sacred | kutsal | The temple is a sacred place. | Tapınak kutsal bir yerdir. |
| sacrifice | fedakârlık / feda etmek | He made a great sacrifice. | Büyük bir fedakârlık yaptı. |
| to sacrifice | feda etmek | She sacrificed her time for family. | Ailesi için zamanını feda etti. |
| saint | aziz | He is considered a saint. | O bir aziz olarak kabul edilir. |
| sake | uğruna | For the sake of peace, they agreed. | Barış uğruna anlaştılar. |
| sanction | yaptırım / onay | The country faced sanctions. | Ülke yaptırımlarla karşılaştı. |
| saviour | kurtarıcı | He is seen as a saviour. | O bir kurtarıcı olarak görülüyor. |
| scenario | senaryo | The worst-case scenario is unlikely. | En kötü senaryo pek olası değil. |
| scattered | dağınık | Papers were scattered everywhere. | Kağıtlar her yere dağılmıştı. |
| scope | kapsam | The project’s scope is large. | Projenin kapsamı geniş. |
| screw | vida / vidalamak | Tighten the screw. | Vidayı sık. |
| to screw | vidalamak; bozmak | He screwed the lid on. | Kapağı vidaladı. |
| scrutiny | inceleme | The plan is under scrutiny. | Plan inceleme altında. |
| seal | mühür / mühürlemek | The letter was sealed. | Mektup mühürlendi. |
| to seal | mühürlemek, kapatmak | They sealed the deal. | Anlaşmayı kapattılar. |
| secondly | ikinci olarak | Firstly, it is cheap; secondly, it is fast. | Birincisi ucuz, ikincisi hızlı. |
| secular | laik | The country is secular. | Ülke laiktir. |
| seemingly | görünüşte | He is seemingly calm. | Görünüşte sakin. |
| segment | bölüm, parça | The market segment is growing. | Pazar segmenti büyüyor. |
| to seize | ele geçirmek | Police seized the drugs. | Polis uyuşturucuları ele geçirdi. |
| seldom | nadiren | He seldom visits. | O nadiren ziyaret eder. |
| selective | seçici | She is very selective. | O çok seçicidir. |
| sensation | his; sansasyon | The news caused a sensation. | Haber sansasyon yarattı. |
| sensitivity | hassasiyet | She has high sensitivity to noise. | Gürültüye karşı hassasiyeti var. |
| sentiment | duygu, düşünce | Public sentiment is changing. | Kamuoyu değişiyor. |
| separation | ayrılma | The separation was difficult. | Ayrılık zordu. |
| serial | seri | It is a serial production. | Bu seri üretimdir. |
| settlement | yerleşim; anlaşma | They reached a settlement. | Anlaşmaya vardılar. |
| setup | kurulum; düzen | The setup was quick. | Kurulum hızlıydı. |
| sexuality | cinsellik | Sexuality is a personal matter. | Cinsellik kişisel bir konudur. |
| shareholder | hissedar | Shareholders voted. | Hissedarlar oy kullandı. |
| to shatter | parçalamak | The glass shattered. | Cam parçalandı. |
| to shed | dökmek | Trees shed leaves. | Ağaçlar yaprak döker. |
| sheer | düpedüz; saf | It was sheer luck. | Tamamen şanstı. |
| shipping | nakliye | Shipping costs are high. | Nakliye maliyetleri yüksek. |
| to shrink | küçülmek | Clothes shrink in hot water. | Giysiler sıcak suda küçülür. |
| to shrug | omuz silkmek | He shrugged his shoulders. | Omuzlarını silkti. |
| to sigh | iç çekmek | She sighed deeply. | Derin bir iç çekti. |
| to simulate | simüle etmek | They simulated a crash. | Bir kazayı simüle ettiler. |
| simulation | simülasyon | The simulation was realistic. | Simülasyon gerçekçiydi. |
| simultaneously | eşzamanlı olarak | They spoke simultaneously. | Aynı anda konuştular. |
| sin | günah | Lying is considered a sin. | Yalan söylemek günah sayılır. |
| situated | konumlanmış | The hotel is situated near the sea. | Otel deniz kenarında konumlanmış. |
| sceptical | şüpheci | He is sceptical about it. | O buna şüpheyle bakıyor. |
| sketch | taslak, çizim | He drew a sketch. | Bir taslak çizdi. |
| slash | kesik / kesmek | He slashed the price. | Fiyatı düşürdü. |
| to slash | kesmek, azaltmak | They slashed costs. | Maliyetleri azalttılar. |
| slavery | kölelik | Slavery is illegal. | Kölelik yasadışıdır. |
| slot | yuva, zaman dilimi | I got a time slot. | Bir zaman dilimi aldım. |
| to smash | parçalamak | He smashed the glass. | Camı parçaladı. |
| to snap | çat diye kırmak; snaplemek | The branch snapped. | Dal kırıldı. |
| to soak | ıslatmak | Soak the beans overnight. | Fasulyeleri gece boyunca ıslat. |
| to soar | yükselmek | Prices soared. | Fiyatlar yükseldi. |
| socialist | sosyalist | He is a socialist politician. | O sosyalist bir siyasetçi. |
| sole | tek, yalnız | She is the sole owner. | O tek sahibidir. |
| solely | yalnızca | It is solely his decision. | Bu yalnızca onun kararı. |
| solidarity | dayanışma | Workers showed solidarity. | İşçiler dayanışma gösterdi. |
| solo | solo / tek başına | He performed a solo. | Solo performans yaptı. |
| sovereignty | egemenlik | The country defended its sovereignty. | Ülke egemenliğini savundu. |
| span | süre; kapsamak | It spans ten years. | On yılı kapsar. |
| to span | kapsamak | The bridge spans the river. | Köprü nehri kapsar. |
| spark | kıvılcım / başlatmak | The speech sparked protests. | Konuşma protestoları başlattı. |
| to spark | kıvılcım çıkarmak | It sparked debate. | Tartışma başlattı. |
| specialised | uzmanlaşmış | He works in a specialised field. | Uzmanlaşmış bir alanda çalışıyor. |
| specification | teknik özellik | Check the product specifications. | Ürün özelliklerini kontrol et. |
| specimen | örnek | This is a blood specimen. | Bu bir kan örneğidir. |
| spectacle | gösteri | It was a great spectacle. | Harika bir gösteriydi. |
| spectrum | spektrum | The light spectrum is wide. | Işık spektrumu geniştir. |
| sphere | küre; alan | He works in the political sphere. | Siyasi alanda çalışıyor. |
| to spin | dönmek | The wheel spins fast. | Tekerlek hızlı döner. |
| spine | omurga | He injured his spine. | Omurgasını yaraladı. |
| spotlight | spot ışığı; dikkat | She is in the spotlight. | O dikkat merkezinde. |
| spouse | eş | His spouse is a doctor. | Eşi doktordur. |
| squad | ekip | The police squad arrived. | Polis ekibi geldi. |
| to squeeze | sıkmak | He squeezed the lemon. | Limonu sıktı. |
| to stab | bıçaklamak | He was stabbed. | O bıçaklandı. |
| stability | istikrar | Economic stability is important. | Ekonomik istikrar önemlidir. |
| to stabilise | stabilize etmek | They stabilised the system. | Sistemi stabilize ettiler. |
| stake | risk; pay | He has a stake in the company. | Şirkette hissesi var. |
| standing | itibar; duruş | He has high standing. | Yüksek itibara sahip. |
| stark | sert, çarpıcı | There is a stark difference. | Çarpıcı bir fark var. |
| statistical | istatistiksel | Statistical data is useful. | İstatistiksel veriler faydalıdır. |
| to steer | yönlendirmek | He steered the car. | Arabayı yönlendirdi. |
| to stem from | kaynaklanmak | The problem stems from poverty. | Sorun yoksulluktan kaynaklanıyor. |
| stereotype | stereotip, kalıp yargı | Avoid stereotypes. | Kalıp yargılardan kaçın. |
| stimulus | uyarıcı | Tax cuts are an economic stimulus. | Vergi indirimi ekonomik uyarıcıdır. |
| to stir | karıştırmak; harekete geçirmek | The news stirred emotions. | Haber duyguları harekete geçirdi. |
| storage | depolama | Data storage is important. | Veri depolama önemlidir. |
| straightforward | basit, anlaşılır | The instructions are straightforward. | Talimatlar basit. |
| strain | gerilim; zorlanma | The strain was visible. | Gerilim görünüyordu. |
| strand | iplik; sahil şeridi | A strand of hair fell. | Bir saç teli düştü. |
| strategic | stratejik | It is a strategic decision. | Stratejik bir karardır. |
| strip | şerit | A strip of land. | Bir arazi şeridi. |
| to strive | çabalamak | We strive for success. | Başarı için çabalıyoruz. |
| structural | yapısal | Structural changes are needed. | Yapısal değişiklikler gerekli. |
| to stumble | tökezlemek | He stumbled on the stairs. | Merdivende tökezledi. |
| to stun | şaşırtmak | The news stunned everyone. | Haber herkesi şaşırttı. |
| submission | teslim; gönderim | The submission was accepted. | Gönderim kabul edildi. |
| subscriber | abone | The channel has many subscribers. | Kanalın çok abonesi var. |
| subscription | abonelik | I renewed my subscription. | Aboneliğimi yeniledim. |
| subsequent | sonraki | Subsequent events were important. | Sonraki olaylar önemliydi. |
| subsequently | daha sonra | He left and subsequently returned. | O ayrıldı ve daha sonra döndü. |
| subsidy | sübvansiyon | Farmers received subsidies. | Çiftçiler sübvansiyon aldı. |
| substantial | önemli, büyük | There is substantial evidence. | Önemli kanıt var. |
| substantially | büyük ölçüde | The price was substantially reduced. | Fiyat büyük ölçüde düşürüldü. |
| substitute | yerine geçen / yerine koymak | Use butter as a substitute. | Tereyağı yerine kullan. |
| to substitute | yerine koymak | He substituted sugar with honey. | Şekeri balla değiştirdi. |
| substitution | yer değiştirme | Substitution is allowed. | Yer değiştirmeye izin var. |
| subtle | ince, fark edilmez | There is a subtle difference. | İnce bir fark var. |
| suburban | banliyöye ait | They live in a suburban area. | Banliyöde yaşıyorlar. |
| succession | ardışıklık, sıra | A succession of events occurred. | Bir olaylar zinciri oldu. |
| successive | ardışık | He won three successive games. | Üç ardışık maç kazandı. |
| successor | halef | He is the successor of the CEO. | CEO’nun halefidir. |
| to suck | emmek | The baby sucked milk. | Bebek süt emdi. |
| to sue | dava etmek | She sued the company. | Şirkete dava açtı. |
| suicide | intihar | Suicide prevention is important. | İntiharı önleme önemlidir. |
| suite | süit, oda takımı | They stayed in a hotel suite. | Otelde süitte kaldılar. |
| summit | zirve | They attended the summit. | Zirveye katıldılar. |
| superb | mükemmel | The meal was superb. | Yemek mükemmeldi. |
| superintendent | müdür, amir | The school superintendent visited. | Okul müdürü ziyaret etti. |
| superior | üstün | He feels superior. | Kendini üstün hissediyor. |
| to supervise | denetlemek | She supervises the team. | Ekibi denetliyor. |
| supervision | denetim | The project is under supervision. | Proje denetim altında. |
| supervisor | yönetici, denetmen | My supervisor approved it. | Yöneticim onayladı. |
| supplement | ek / eklemek | Take vitamin supplements. | Vitamin takviyesi al. |
| to supplement | desteklemek | He supplements his income. | Gelirini destekliyor. |
| supportive | destekleyici | She is very supportive. | O çok destekleyici. |
| supposedly | iddiaya göre | He is supposedly rich. | İddiaya göre zengin. |
| to suppress | bastırmak | The protest was suppressed. | Protesto bastırıldı. |
| supreme | en yüksek, üstün | Supreme power lies there. | En yüksek güç orada. |
| surge | ani artış / yükselmek | There was a surge in prices. | Fiyatlarda ani artış oldu. |
| to surge | yükselmek | Demand surged. | Talep arttı. |
| surgical | cerrahi | He needs surgical treatment. | Cerrahi tedaviye ihtiyacı var. |
| surplus | fazla, artık | There is a surplus of food. | Fazla gıda var. |
| to surrender | teslim olmak | The army surrendered. | Ordu teslim oldu. |
| surveillance | gözetim | They are under surveillance. | Gözetim altındalar. |
| suspension | askıya alma | His suspension was temporary. | Onun uzaklaştırması geçiciydi. |
| suspicion | şüphe | There is suspicion of fraud. | Dolandırıcılık şüphesi var. |
| suspicious | şüpheli | He looked suspicious. | Şüpheli görünüyordu. |
| to sustain | sürdürmek | The system sustains growth. | Sistem büyümeyi sürdürür. |
| symbolic | sembolik | It was a symbolic gesture. | Sembolik bir jestti. |
| syndrome | sendrom | He has a rare syndrome. | Nadir bir sendromu var. |
| synthesis | sentez | The theory is a synthesis of ideas. | Teori fikirlerin sentezidir. |
| systematic | sistematik | They used a systematic approach. | Sistematik bir yaklaşım kullandılar. |
C2 — T KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| to tackle | ele almak, çözmek | They tackled the problem quickly. | Sorunu hızlıca ele aldılar. |
| tactic | taktik | The team used a new tactic. | Takım yeni bir taktik kullandı. |
| tactical | taktiksel | It was a tactical decision. | Taktiksel bir karardı. |
| taxpayer | vergi mükellefi | Taxpayers fund public services. | Vergi mükellefleri kamu hizmetlerini finanse eder. |
| to tempt | ayartmak | The offer tempted him. | Teklif onu ayarttı. |
| tenant | kiracı | The tenant paid rent. | Kiracı kira ödedi. |
| tender | hassas, yumuşak | The meat is very tender. | Et çok yumuşak. |
| tenure | görev süresi | His tenure was short. | Görev süresi kısaydı. |
| to terminate | sonlandırmak | They terminated the contract. | Sözleşmeyi sonlandırdılar. |
| terrain | arazi | The terrain is rough. | Arazi engebelidir. |
| terrific | harika | The movie was terrific. | Film harikaydı. |
| to testify | ifade vermek | He testified in court. | Mahkemede ifade verdi. |
| testimony | ifade | Her testimony was important. | Onun ifadesi önemliydi. |
| texture | doku | The fabric has a soft texture. | Kumaşın yumuşak bir dokusu var. |
| thankfully | şükür ki | Thankfully, no one was hurt. | Şükür ki kimse yaralanmadı. |
| theatrical | tiyatral | It was a theatrical performance. | Tiyatro gösterisiydi. |
| theology | teoloji | He studies theology. | O teoloji okuyor. |
| theoretical | teorik | It is a theoretical model. | Bu teorik bir modeldir. |
| thereafter | ondan sonra | He left and thereafter moved abroad. | O ayrıldı ve sonra yurt dışına taşındı. |
| thereby | böylece | He improved skills, thereby increasing success. | Becerilerini geliştirdi, böylece başarı arttı. |
| thesis | tez | She wrote a thesis. | Bir tez yazdı. |
| thoughtful | düşünceli | It was a thoughtful gift. | Düşünceli bir hediyeydi. |
| thread | iplik; konu | Follow the discussion thread. | Tartışma konusunu takip et. |
| threshold | eşik | He reached the threshold. | Eşiğe ulaştı. |
| thrilled | çok heyecanlı | She was thrilled to win. | Kazandığı için çok heyecanlıydı. |
| to thrive | gelişmek | Plants thrive in sunlight. | Bitkiler güneşte gelişir. |
| tide | gelgit | The tide is rising. | Gelgit yükseliyor. |
| to tighten | sıkılaştırmak | Tighten the screw. | Vidayı sık. |
| timber | kereste | Timber is used in construction. | Kereste inşaatta kullanılır. |
| timely | zamanında | It was a timely decision. | Zamanında bir karardı. |
| tobacco | tütün | Tobacco is harmful. | Tütün zararlıdır. |
| tolerance | tolerans | He has low tolerance for noise. | Gürültüye düşük toleransı var. |
| to tolerate | tolere etmek | I can’t tolerate this noise. | Bu gürültüyü tolere edemem. |
| toll | geçiş ücreti; kayıp | The toll was high. | Kayıp yüksekti. |
| torture | işkence / işkence etmek | Torture is illegal. | İşkence yasadışıdır. |
| to torture | işkence etmek | They tortured the prisoner. | Mahkuma işkence ettiler. |
| to toss | fırlatmak | He tossed the ball. | Topu fırlattı. |
| trademark | ticari marka | It is a registered trademark. | Bu tescilli bir ticari markadır. |
| trail | patika / iz / izlemek | They followed the trail. | Patikayı takip ettiler. |
| to trail | geriden gelmek | The team is trailing behind. | Takım geriden geliyor. |
| traitor | hain | He was called a traitor. | Ona hain dendi. |
| transaction | işlem | The transaction was completed. | İşlem tamamlandı. |
| transcript | döküm, kayıt | I read the transcript. | Kayıt dökümünü okudum. |
| transformation | dönüşüm | The city saw a transformation. | Şehir büyük bir dönüşüm gördü. |
| transit | geçiş, ulaşım | Public transit is cheap. | Toplu taşıma ucuzdur. |
| transmission | iletim | Disease transmission is fast. | Hastalık bulaşması hızlıdır. |
| transparency | şeffaflık | Transparency is important. | Şeffaflık önemlidir. |
| transparent | şeffaf | The glass is transparent. | Cam şeffaftır. |
| trauma | travma | He suffered trauma. | Travma yaşadı. |
| treaty | anlaşma | The treaty was signed. | Anlaşma imzalandı. |
| tremendous | muazzam | It was a tremendous success. | Muazzam bir başarıydı. |
| tribal | kabileye ait | Tribal traditions are strong. | Kabile gelenekleri güçlüdür. |
| tribute | saygı duruşu | It was a tribute to him. | Ona bir saygı duruşuydu. |
| trigger | tetikleyici / tetiklemek | Stress is a trigger. | Stres bir tetikleyicidir. |
| to trigger | tetiklemek | The event triggered anger. | Olay öfkeyi tetikledi. |
| trio | üçlü | The musical trio performed. | Müzik üçlüsü performans sergiledi. |
| triumph | zafer | It was a great triumph. | Büyük bir zaferdi. |
| trophy | kupa | He won a trophy. | Bir kupa kazandı. |
| troubled | sorunlu | He had a troubled past. | Sorunlu bir geçmişi vardı. |
| trustee | mütevelli | He is a trustee of the school. | O okulun mütevellisidir. |
| tuition | öğrenim ücreti | Tuition is expensive. | Öğrenim ücreti pahalı. |
| tumour | tümör | He has a brain tumour. | Beyin tümörü var. |
| turnout | katılım | The turnout was high. | Katılım yüksekti. |
| turnover | ciro; personel değişimi | Company turnover increased. | Şirket cirosu arttı. |
| to twist | bükmek | He twisted the wire. | Teli büktü. |
C1— U KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| unconstitutional | anayasaya aykırı | The law was declared unconstitutional. | Yasa anayasaya aykırı ilan edildi. |
| undergraduate | lisans öğrencisi | She is an undergraduate student. | O bir lisans öğrencisi. |
| underlying | altta yatan | There is an underlying problem. | Altta yatan bir sorun var. |
| to undermine | zayıflatmak, sarsmak | The scandal undermined his authority. | Skandal onun otoritesini zayıflattı. |
| undoubtedly | şüphesiz | He is undoubtedly talented. | O şüphesiz yetenekli. |
| to unify | birleştirmek | The leader unified the country. | Lider ülkeyi birleştirdi. |
| unprecedented | benzeri görülmemiş | It was an unprecedented event. | Benzeri görülmemiş bir olaydı. |
| to unveil | tanıtmak, açıklamak | They unveiled the new product. | Yeni ürünü tanıttılar. |
| upcoming | yaklaşan | The upcoming event is important. | Yaklaşan etkinlik önemli. |
| to upgrade | yükseltmek | I upgraded my phone. | Telefonumu yükselttim. |
| to uphold | desteklemek, sürdürmek | They upheld the law. | Yasayı sürdürdüler. |
| utility | fayda, kamu hizmeti | Water is a public utility. | Su bir kamu hizmetidir. |
| to utilise | kullanmak | We utilise modern technology. | Modern teknolojiyi kullanıyoruz. |
| utterly | tamamen | He was utterly exhausted. | Tamamen bitkin düşmüştü. |
C1— V KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| vacuum | vakum, boşluk | The vacuum cleaner is broken. | Elektrik süpürgesi bozuk. |
| vague | belirsiz | His explanation was vague. | Açıklaması belirsizdi. |
| validity | geçerlilik | The validity of the document expired. | Belgenin geçerliliği sona erdi. |
| to vanish | yok olmak | The magician made the coin vanish. | Sihirbaz madeni parayı yok etti. |
| variable | değişken | Temperature is a variable factor. | Sıcaklık değişken bir faktördür. |
| varied | çeşitli | The menu is varied. | Menü çeşitlidir. |
| vein | damar | Blood flows through veins. | Kan damarlar içinde akar. |
| venture | girişim | It is a risky venture. | Riskli bir girişimdir. |
| verbal | sözlü | He gave a verbal agreement. | Sözlü bir anlaşma yaptı. |
| verdict | karar | The jury gave a verdict. | Jüri kararını verdi. |
| to verify | doğrulamak | Please verify the information. | Lütfen bilgiyi doğrula. |
| verse | dize, ayet | He wrote a beautiful verse. | Güzel bir dize yazdı. |
| versus | karşı | It is Team A versus Team B. | Bu Takım A karşı Takım B. |
| vessel | gemi; damar | The ship is a large vessel. | Gemi büyük bir araçtır. |
| veteran | gazi, deneyimli kişi | He is a war veteran. | O bir savaş gazisidir. |
| viable | uygulanabilir | The plan is viable. | Plan uygulanabilir. |
| vibrant | canlı, enerjik | The city is vibrant. | Şehir canlıdır. |
| vice | kötülük, ahlaki kusur | Greed is a vice. | Açgözlülük bir kötülüktür. |
| vicious | acımasız | It was a vicious attack. | Acımasız bir saldırıydı. |
| to violate | ihlal etmek | He violated the rules. | Kuralları ihlal etti. |
| violation | ihlal | It was a violation of law. | Bu bir yasa ihlalidir. |
| virtue | erdem | Honesty is a virtue. | Dürüstlük bir erdemdir. |
| vocal | sesli; konuşkan | She is very vocal about issues. | Konular hakkında çok konuşkandır. |
| to vow | yemin etmek | He vowed to return. | Geri dönmeye yemin etti. |
| vulnerability | savunmasızlık | Cybersecurity addresses vulnerability. | Siber güvenlik savunmasızlığı ele alır. |
| vulnerable | savunmasız | Children are vulnerable. | Çocuklar savunmasızdır. |
C1— W KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| ward | koğuş, bölge | He was moved to another ward. | Başka bir koğuşa alındı. |
| warehouse | depo | Goods are stored in a warehouse. | Mallar depoda saklanır. |
| warfare | savaş hali | Modern warfare is complex. | Modern savaş karmaşıktır. |
| warrant | garanti, yetki belgesi | The police had a warrant. | Polisin bir arama izni vardı. |
| to warrant | gerektirmek, haklı çıkarmak | This situation warrants attention. | Bu durum dikkat gerektirir. |
| warrior | savaşçı | The warrior fought bravely. | Savaşçı cesurca savaştı. |
| to weaken | zayıflatmak | The illness weakened him. | Hastalık onu zayıflattı. |
| to weave | dokumak | She weaves fabric. | O kumaş dokur. |
| weed | yabani ot | Weeds grow in the garden. | Bahçede yabani otlar büyür. |
| well | kuyu | They dug a well. | Bir kuyu kazdılar. |
| well-being | esenlik, refah | Mental well-being is important. | Zihinsel esenlik önemlidir. |
| whatsoever | hiç, kesinlikle | There is no evidence whatsoever. | Hiçbir kanıt yok. |
| to whip | kırbaçlamak; çırpmak | He whipped the cream. | Kremayı çırptı. |
| wholly | tamamen | He was wholly responsible. | Tamamen sorumluydu. |
| to widen | genişletmek | They widened the road. | Yolu genişlettiler. |
| width | genişlik | The width of the room is 5 meters. | Odanın genişliği 5 metredir. |
| willingness | isteklilik | She showed willingness to help. | Yardım etmeye isteklilik gösterdi. |
| to wipe | silmek | He wiped the table. | Masayı sildi. |
| wit | zeka, hazırcevaplık | He is known for his wit. | O zekasıyla bilinir. |
| withdrawal | çekilme, geri çekme | The withdrawal of troops began. | Askerlerin çekilmesi başladı. |
| workout | egzersiz | I had a workout today. | Bugün egzersiz yaptım. |
| worship | ibadet / ibadet etmek | They worship at the temple. | Tapınakta ibadet ederler. |
| to worship | ibadet etmek | They worship their god. | Tanrılarına ibadet ederler. |
| worthwhile | değerli | It was a worthwhile effort. | Değerli bir çabaydı. |
| worthy | değerli, layık | He is worthy of respect. | Saygıya layıktır. |
| wrongdoing | yanlış davranış, suç | He admitted his wrongdoing. | Hatasını kabul etti. |
C1— X Y Z KELİMELER
| English | Türkçe | Example Sentence | Türkçe Çeviri |
|---|---|---|---|
| to yield | vermek, üretmek; teslim olmak | The farm yields a lot of wheat. | Çiftlik çok fazla buğday üretir. |
| to yield | teslim olmak, boyun eğmek | The army yielded to the enemy. | Ordu düşmana teslim oldu. |