Posted in

İngilizce C1 Kelimleri

İngilizce C1 Kelimleri

Bu çalışmada yer alan İngilizce C1 seviye kelimeler hazırlanırken ChatGPT ve C1 CEFR Vocabulary Word List — ESL Lounge kaynaklarından yararlanılmıştır.

C1 — A KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
to abolishkaldırmak, yürürlükten kaldırmakThe government decided to abolish the old law.Hükümet eski yasayı kaldırmaya karar verdi.
abortionkürtajThe debate on abortion continues worldwide.Kürtaj hakkındaki tartışma dünya genelinde sürüyor.
absenceyokluk, eksiklikHer absence from school worried her teachers.Onun okulda olmaması öğretmenlerini endişelendirdi.
absurdsaçmaHis explanation sounded absurd to everyone.Onun açıklaması herkese saçma geldi.
abuseistismar, kötüye kullanım / kötüye kullanmakDrug abuse can destroy lives.Uyuşturucu kötüye kullanımı hayatları mahvedebilir.
academyakademiShe studies at a military academy.O, askeri akademide okuyor.
to acceleratehızlandırmakNew technology will accelerate production.Yeni teknoloji üretimi hızlandıracak.
acceptancekabulSocial acceptance is important for teenagers.Sosyal kabul gençler için önemlidir.
accessibleerişilebilirThe museum is accessible to disabled visitors.Müze engelli ziyaretçiler için erişilebilirdir.
accomplishmentbaşarı, tamamlanmış işGraduating was her greatest accomplishment.Mezun olmak onun en büyük başarısıydı.
accordinglybuna görePlease adjust your plans accordingly.Lütfen planlarını buna göre ayarla.
accountabilityhesap verebilirlikLeaders must show accountability.Liderler hesap verebilirlik göstermelidir.
accountablesorumluManagers are accountable for results.Yöneticiler sonuçlardan sorumludur.
to accumulatebiriktirmekDust accumulated on the shelves.Raflarda toz birikti.
accumulationbirikimThe accumulation of wealth changed his life.Servet birikimi hayatını değiştirdi.
accusationsuçlamaHe denied the accusation immediately.Suçlamayı hemen reddetti.
accusedsanık, suçlanan kişiThe accused appeared in court.Sanık mahkemeye çıktı.
acidasitLemon juice contains acid.Limon suyu asit içerir.
acquisitionedinim, satın almaThe company announced a new acquisition.Şirket yeni bir satın alma duyurdu.
activationetkinleştirmeActivation of the account takes one day.Hesabın etkinleştirilmesi bir gün sürer.
activistaktivistThe activist spoke about climate change.Aktivist iklim değişikliği hakkında konuştu.
acuteşiddetli, keskinHe suffered from acute pain.Şiddetli ağrı çekiyordu.
adaptationuyum, adaptasyonFilm adaptation of the novel was successful.Romanın film uyarlaması başarılı oldu.
to adherebağlı kalmak, yapışmakYou must adhere to the rules.Kurallara bağlı kalmalısın.
adjacentbitişik, komşuOur office is adjacent to the bank.Ofisimiz bankanın bitişiğindedir.
adjustmentayarlama, uyum sağlamaThe machine needs adjustment.Makinenin ayarlanması gerekiyor.
to administeryönetmek, uygulamakNurses administer medicine carefully.Hemşireler ilacı dikkatlice uygular.
administrativeidariShe works in an administrative role.O idari bir görevde çalışıyor.
administratoryöneticiThe school administrator approved the plan.Okul yöneticisi planı onayladı.
admissionkabul, girişAdmission to the event is free.Etkinliğe giriş ücretsizdir.
adolescentergenAdolescents need emotional support.Ergenlerin duygusal desteğe ihtiyacı vardır.
adoptionevlat edinme, benimsemeThe adoption process was long.Evlat edinme süreci uzundu.
adverseolumsuz, tersThe medicine had adverse effects.İlacın olumsuz etkileri oldu.
advocatesavunucu / savunmakShe is an advocate for human rights.O insan hakları savunucusudur.
aestheticestetikThe building has aesthetic value.Binanın estetik değeri vardır.
affectionsevgi, şefkatChildren need affection from parents.Çocukların ebeveyn sevgisine ihtiyacı vardır.
aftermathsonuç, sonrasıThe city struggled in the aftermath of the earthquake.Şehir deprem sonrasında zorlandı.
aggressionsaldırganlıkAggression in children should be addressed early.Çocuklardaki saldırganlık erken ele alınmalıdır.
agriculturaltarımsalThis region is famous for agricultural products.Bu bölge tarımsal ürünleriyle ünlüdür.
aideyardımcı, danışmanThe president met with his aide.Başkan yardımcısıyla görüştü.
alertuyarmak / alarm, dikkatliThe app alerts users about danger.Uygulama kullanıcıları tehlike konusunda uyarır.
to alignhizalamak, uyumlu hale getirmekWe need to align our goals.Hedeflerimizi uyumlu hale getirmeliyiz.
alignmenthizalama, uyumTeam alignment is essential.Takım uyumu çok önemlidir.
alikebenzer, aynı şekildeThe twins look alike.İkizler birbirine benziyor.
allegationiddia, suçlamaThe allegation shocked the public.İddia halkı şaşırttı.
to allegeiddia etmekThey allege corruption in the company.Şirkette yolsuzluk olduğunu iddia ediyorlar.
allegedlyiddiaya göreHe was allegedly involved in the crime.İddiaya göre suça karışmıştı.
allianceittifakThe two countries formed an alliance.İki ülke bir ittifak kurdu.
to allocatetahsis etmekFunds were allocated to education.Fonlar eğitime tahsis edildi.
allocationtahsisat, dağıtımBudget allocation is under review.Bütçe dağılımı gözden geçiriliyor.
allowanceharçlık, ödenekMy parents give me a weekly allowance.Ailem bana haftalık harçlık verir.
allymüttefikFrance was an ally during the war.Fransa savaş sırasında müttefikti.
aluminiumalüminyumThis can is made of aluminium.Bu kutu alüminyumdan yapılmıştır.
amateuramatörHe is an amateur photographer.O amatör bir fotoğrafçıdır.
ambassadorbüyükelçiThe ambassador attended the meeting.Büyükelçi toplantıya katıldı.
to amenddeğiştirmek, düzeltmekThe constitution was amended.Anayasa değiştirildi.
amendmentdeğişiklik, düzeltmeThe amendment was approved.Değişiklik onaylandı.
amidortasında, arasındaHe stayed calm amid the chaos.Kaosun ortasında sakin kaldı.
analogybenzetme, analojiThe teacher used an analogy to explain.Öğretmen açıklamak için benzetme kullandı.
anchorçapa, sunucuThe news anchor announced the headlines.Haber sunucusu başlıkları duyurdu.
anonymousanonim, isimsizThe donation was anonymous.Bağış anonim yapıldı.
apparelkıyafet, giyimThe store sells sports apparel.Mağaza spor kıyafetleri satıyor.
appealingçekiciThe offer looks appealing.Teklif çekici görünüyor.
appetiteiştahStress can reduce appetite.Stres iştahı azaltabilir.
to applaudalkışlamakThe audience applauded loudly.Seyirciler yüksek sesle alkışladı.
applicableuygulanabilirThe rule is applicable to everyone.Kural herkes için uygulanabilir.
to appointatamakThey appointed her as manager.Onu yönetici olarak atadılar.
appreciationtakdir, minnettarlıkHe showed appreciation for their help.Yardımları için minnettarlık gösterdi.
arbitrarykeyfi, rastgeleThe decision seemed arbitrary.Karar keyfi göründü.
architecturalmimariThe city has architectural beauty.Şehrin mimari güzelliği var.
archivearşivThe documents are stored in an archive.Belgeler arşivde saklanıyor.
arenaarena, alanThe concert was held in a large arena.Konser büyük bir arenada yapıldı.

C1 — B KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
backdroparka planMountains created a beautiful backdrop for the village.Dağlar köy için güzel bir arka plan oluşturdu.
backingdestek, finansal destekThe project received government backing.Proje devlet desteği aldı.
backupyedek, destekAlways keep a backup of your files.Dosyalarının her zaman bir yedeğini tut.
bailkefaletHe was released on bail.Kefaletle serbest bırakıldı.
ballotoy pusulasıVoters placed their ballots in the box.Seçmenler oy pusulalarını kutuya koydu.
bankruptcyiflasThe company declared bankruptcy last year.Şirket geçen yıl iflasını açıkladı.
bannerafiş, pankartA banner welcomed visitors at the entrance.Girişte ziyaretçileri bir pankart karşıladı.
bareçıplak, yalınThe room had bare walls.Odanın duvarları boştu.
barrelvaril, fıçıOil is stored in large barrels.Petrol büyük varillerde saklanır.
battlefieldsavaş alanıThe battlefield was covered in smoke.Savaş alanı dumanla kaplıydı.
baykoyWe spent the afternoon near the bay.Öğleden sonrayı koyun yakınında geçirdik.
beamışın, kirişSunbeams entered through the window.Güneş ışınları pencereden içeri girdi.
beastvahşi hayvan, canavarThe lion is a powerful beast.Aslan güçlü bir vahşi hayvandır.
behalfadınaShe accepted the award on behalf of her team.Ödülü takımı adına kabul etti.
behaviouraldavranışsalThe study focuses on behavioural patterns.Çalışma davranışsal kalıplara odaklanıyor.
belovedçok sevilenHe is a beloved teacher.O çok sevilen bir öğretmendir.
benchbank, sıraWe sat on a bench in the park.Parkta bir bankta oturduk.
benchmarkölçüt, kıyas noktasıThis product sets a new benchmark.Bu ürün yeni bir ölçüt belirliyor.
beneathaltındaThe keys were beneath the table.Anahtarlar masanın altındaydı.
beneficiaryfaydalanan kişi, lehtarShe is the main beneficiary of the will.Vasiyetnamenin ana faydalanıcısı odur.
to betrayihanet etmekHe betrayed his closest friend.En yakın arkadaşına ihanet etti.
betrayalihanetHer betrayal hurt him deeply.Onun ihaneti onu derinden incitti.
beverageiçecekTea is a popular beverage in Türkiye.Çay Türkiye’de popüler bir içecektir.
to bindbağlamakThe books were bound in leather.Kitaplar deriyle ciltlenmişti.
biographybiyografiI read a biography of Einstein.Einstein’ın biyografisini okudum.
bishoppiskoposThe bishop gave a speech.Piskopos bir konuşma yaptı.
bizarregarip, tuhafHis behavior was bizarre.Onun davranışı tuhaftı.
bladebıçak ağzı, yaprakBe careful, the blade is sharp.Dikkat et, bıçak çok keskin.
blastpatlama / patlatmakThe explosion caused a massive blast.Patlama büyük bir infilaka neden oldu.
to bleedkanamakHis finger started to bleed.Parmağı kanamaya başladı.
blendkarışım / karıştırmakThis tea is a blend of herbs.Bu çay bitki karışımıdır.
to blesskutsamakThe priest blessed the couple.Rahip çifti kutsadı.
blessingnimet, kutsamaGood health is a blessing.Sağlık bir nimettir.
to boastövünmekHe likes to boast about his success.Başarısıyla övünmeyi sever.
bonusbonus, primEmployees received a year-end bonus.Çalışanlar yıl sonu primi aldı.
boompatlama, ani artışThe city experienced a tourism boom.Şehir turizm patlaması yaşadı.
to bouncezıplamak, sekmekThe ball bounced across the floor.Top yerde sekerek ilerledi.
boundarysınırThe river forms a natural boundary.Nehir doğal bir sınır oluşturur.
to boweğilmekThe actor bowed to the audience.Oyuncu seyircilere eğildi.
breachihlal, gedik / ihlal etmekData breach exposed customer information.Veri ihlali müşteri bilgilerini açığa çıkardı.
breakdownarıza, çöküşMy car had a breakdown yesterday.Arabam dün arızalandı.
breakthroughbüyük gelişme, atılımScientists made a medical breakthrough.Bilim insanları tıbbi bir atılım yaptı.
to breedyetiştirmek, üremekFarmers breed animals for food.Çiftçiler yiyecek için hayvan yetiştirir.
broadbandgeniş bant internetBroadband access is essential today.Geniş bant internet erişimi bugün çok önemlidir.
browsertarayıcıChrome is my favorite browser.Chrome benim favori tarayıcım.
brutalacımasız, vahşiThe winter was brutal this year.Kış bu yıl çok sert geçti.
buffertampon, ara bellekA savings account can act as a buffer.Birikim hesabı tampon görevi görebilir.
bulkbüyük kısmı, hacimThe bulk of the work is finished.İşin büyük kısmı tamamlandı.
burdenyük, sorumlulukDebt became a heavy burden.Borç ağır bir yük haline geldi.
bureaucracybürokrasiToo much bureaucracy slows progress.Fazla bürokrasi ilerlemeyi yavaşlatır.
burialgömme, definThe burial took place yesterday.Defin işlemi dün gerçekleşti.

C1 — C KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
cabinetdolap; kabine, bakanlar kuruluThe documents are kept in a locked cabinet.Belgeler kilitli bir dolapta tutuluyor.
calculationhesaplamaThe final calculation was correct.Son hesaplama doğruydu.
canvastuvalShe painted on a large canvas.Büyük bir tuval üzerine resim yaptı.
capabilityyetenek, kapasiteThis software has advanced capabilities.Bu yazılım gelişmiş özelliklere sahiptir.
capitalismkapitalizmCapitalism encourages competition.Kapitalizm rekabeti teşvik eder.
capitalistkapitalistHe supports a capitalist economy.Kapitalist ekonomiyi destekliyor.
cargoyük, kargoThe ship carried valuable cargo.Gemi değerli yük taşıyordu.
carriagetaşıma; vagonWe traveled in the first carriage.İlk vagonda seyahat ettik.
to carveoymak, yontmakHe carved his name into the wood.Adını tahtaya oydu.
casualtykayıp, yaralıThe accident caused several casualties.Kaza birkaç can kaybına neden oldu.
cataloguekatalogI checked the online catalogue.Çevrim içi kataloğa baktım.
to caterhizmet vermek, yemek sağlamakThis company caters for weddings.Bu şirket düğünlere hizmet verir.
cattlebüyükbaş hayvanFarmers raise cattle in this area.Çiftçiler bu bölgede büyükbaş hayvan yetiştirir.
cautiondikkat, tedbirUse caution while driving in snow.Karlı havada araba kullanırken dikkatli ol.
cautioustemkinliShe is cautious about investments.Yatırımlar konusunda temkinlidir.
to ceasedurdurmak, sona ermekFighting finally ceased at dawn.Çatışmalar sonunda şafakta durdu.
cemeterymezarlıkMy grandparents are buried in this cemetery.Büyükannem ve büyükbabam bu mezarlığa gömüldü.
chamberoda, daireThe meeting was held in a private chamber.Toplantı özel bir odada yapıldı.
chaoskaosThe sudden storm caused chaos.Ani fırtına kaosa neden oldu.
to characterisekarakterize etmekHonesty characterises her personality.Dürüstlük onun kişiliğini karakterize eder.
charmçekicilik, cazibeThe town has old-world charm.Kasabanın eski dünya çekiciliği var.
chartertüzük, sözleşmeThe organization signed a new charter.Organizasyon yeni bir tüzük imzaladı.
choirkoroShe sings in the church choir.Kilise korosunda şarkı söylüyor.
chronickronikHe suffers from chronic back pain.Kronik sırt ağrısı çekiyor.
chunkbüyük parçaHe ate a chunk of cheese.Büyük bir peynir parçası yedi.
to circulatedolaştırmak, yayılmakRumors circulated quickly online.Söylentiler internette hızla yayıldı.
circulationdolaşım, tirajBlood circulation is important for health.Kan dolaşımı sağlık için önemlidir.
citizenshipvatandaşlıkShe applied for citizenship.Vatandaşlık başvurusunda bulundu.
civicvatandaşlıkla ilgili, kamusalCivic duties include voting.Vatandaşlık görevleri oy vermeyi içerir.
civiliansivilCivilians were evacuated safely.Siviller güvenli şekilde tahliye edildi.
clarityaçıklık, netlikHer explanation lacked clarity.Açıklaması netlikten yoksundu.
clashçatışma / çatışmakThere was a clash between fans.Taraftarlar arasında çatışma çıktı.
classificationsınıflandırmaBooks are arranged by classification.Kitaplar sınıflandırmaya göre düzenlenir.
to clingsıkıca tutunmakThe child clung to his mother.Çocuk annesine sıkıca tutundu.
clinicalklinik, soğuk ve resmiThe report is based on clinical data.Rapor klinik verilere dayanıyor.
closurekapanış, sonuçlanmaShe needed closure after the breakup.Ayrılıktan sonra bir kapanış hissine ihtiyacı vardı.
clusterküme, grupStars form a bright cluster.Yıldızlar parlak bir küme oluşturur.
coalitionkoalisyonThe parties formed a coalition.Partiler koalisyon kurdu.
coastalkıyısal, sahil ile ilgiliIt is a beautiful coastal town.Güzel bir sahil kasabasıdır.
cocktailkokteylHe ordered a fruit cocktail.Meyveli bir kokteyl sipariş etti.
cognitivebilişselReading improves cognitive skills.Okumak bilişsel becerileri geliştirir.
to coincideaynı zamana denk gelmekThe holidays coincide this year.Tatiller bu yıl aynı zamana denk geliyor.
to collaborateiş birliği yapmakScientists collaborated on the project.Bilim insanları projede iş birliği yaptı.
collaborationiş birliğiTheir collaboration was successful.İş birlikleri başarılıydı.
collectivekolektif, ortakIt was a collective effort.Bu ortak bir çabaydı.
collisionçarpışmaThe collision damaged both cars.Çarpışma iki arabaya da zarar verdi.
colonialsömürgeselThe city has colonial architecture.Şehir sömürge dönemi mimarisine sahip.
columnistköşe yazarıShe is a famous newspaper columnist.Ünlü bir gazete köşe yazarıdır.
combatmücadele / mücadele etmekThe country is combatting inflation.Ülke enflasyonla mücadele ediyor.
to commencebaşlamakThe ceremony commenced at noon.Tören öğlen başladı.
commentaryyorum, değerlendirmeThe match commentary was exciting.Maç yorumu heyecanlıydı.
commentatoryorumcuThe commentator analyzed the game.Yorumcu oyunu analiz etti.
commerceticaretInternational commerce is expanding.Uluslararası ticaret genişliyor.
commissionerkomiser, yetkiliThe commissioner held a press conference.Komiser basın toplantısı düzenledi.
commodityemtia, ticari malOil is a valuable commodity.Petrol değerli bir emtiadır.
communistkomünistHe studied communist ideology.Komünist ideolojiyi inceledi.
companionarkadaş, eşlik eden kişiMy dog is my loyal companion.Köpeğim benim sadık dostumdur.
comparablekarşılaştırılabilirThe two products are comparable in price.İki ürün fiyat açısından karşılaştırılabilir.
compassionmerhamet, şefkatNurses show compassion to patients.Hemşireler hastalara şefkat gösterir.
to compelzorlamakCircumstances compelled him to leave.Koşullar onu ayrılmaya zorladı.
compellingikna edici, etkileyiciShe gave a compelling argument.İkna edici bir argüman sundu.
to compensatetelafi etmekThe company compensated workers.Şirket çalışanları telafi etti.
compensationtazminat, telafiHe received compensation for damages.Zararlar için tazminat aldı.
competenceyeterlilikProfessional competence is essential.Mesleki yeterlilik çok önemlidir.
competentyetkin, yeterliShe is a competent engineer.O yetkin bir mühendistir.
to compilederlemek, toplamakHe compiled data into a report.Verileri bir raporda derledi.
complementtamamlayıcı / tamamlamakThe sauce complements the dish.Sos yemeği tamamlıyor.
complexitykarmaşıklıkI admire the complexity of the design.Tasarımın karmaşıklığını takdir ediyorum.
complianceuyum, uygunlukCompliance with regulations is required.Yönetmeliklere uyum zorunludur.
complicationkomplikasyon, sorunSurgery can involve complications.Ameliyat komplikasyonlar içerebilir.
to complyuymakEmployees must comply with safety rules.Çalışanlar güvenlik kurallarına uymalıdır.
compositionkompozisyon, bileşimWater has a simple chemical composition.Suyun basit bir kimyasal bileşimi vardır.
to compriseiçermek, oluşmakThe team comprises ten members.Takım on üyeden oluşur.
compromiseuzlaşma / uzlaşmakBoth sides reached a compromise.İki taraf uzlaşmaya vardı.
to computehesaplamakComputers compute data rapidly.Bilgisayarlar verileri hızlıca hesaplar.
to concealgizlemekHe concealed the truth.Gerçeği gizledi.
to concedekabul etmek, boyun eğmekShe conceded defeat gracefully.Yenilgiyi olgunlukla kabul etti.
to conceivetasarlamak, düşünmekThe project was conceived in 2020.Proje 2020’de tasarlandı.
conceptionkavrayış, oluşumTheir conception of freedom differs.Özgürlük anlayışları farklıdır.
concessiontaviz, imtiyazThe union won several concessions.Sendika birkaç taviz kazandı.
to condemnkınamak, mahkûm etmekLeaders condemned the attack.Liderler saldırıyı kınadı.
to confergörüşmek, vermekThe university conferred an honorary degree.Üniversite fahri derece verdi.
confessionitirafHe made a full confession.Tam bir itirafta bulundu.
configurationyapılandırmaThe system configuration is complete.Sistem yapılandırması tamamlandı.
to confinesınırlamak, hapsetmekPlease confine your comments to the topic.Yorumlarını konuyla sınırla.
confirmationonay, doğrulamaI received booking confirmation.Rezervasyon onayı aldım.
to confrontyüzleşmek, karşı karşıya gelmekYou must confront your fears.Korkularınla yüzleşmelisin.
confrontationyüzleşme, çatışmaThe argument led to confrontation.Tartışma yüzleşmeye yol açtı.
to congratulatetebrik etmekI congratulated her on success.Başarısı için onu tebrik ettim.
congregationcemaat, toplulukThe congregation gathered for prayer.Cemaat dua için toplandı.
congressionalkongre ile ilgiliHe gave a congressional speech.Kongre ile ilgili bir konuşma yaptı.
to conquerfethetmek, yenmekThe army conquered the city.Ordu şehri fethetti.
consciencevicdanHe has a clear conscience.Vicdanı rahat.
consciouslybilinçli şekildeShe consciously avoided sugar.Bilinçli olarak şekerden kaçındı.
consciousnessbilinçHe lost consciousness briefly.Kısa süreliğine bilincini kaybetti.
consecutiveardışıkShe won three consecutive games.Art arda üç maç kazandı.
consensusfikir birliğiThe team reached consensus.Takım fikir birliğine vardı.
consentrıza / rıza göstermekSurgery requires patient consent.Ameliyat hasta onayı gerektirir.
to conservekorumak, muhafaza etmekWe must conserve water.Su tasarrufu yapmalıyız.
consistencytutarlılıkSuccess requires consistency.Başarı tutarlılık gerektirir.
to consolidategüçlendirmek, birleştirmekThe company consolidated its assets.Şirket varlıklarını birleştirdi.
constitutionanayasaCitizens should respect the constitution.Vatandaşlar anayasaya saygı duymalıdır.
constitutionalanayasalThey discussed constitutional rights.Anayasal hakları tartıştılar.
constraintkısıtlamaBudget constraints delayed the project.Bütçe kısıtlamaları projeyi geciktirdi.
consultationdanışma, görüşmeI booked a medical consultation.Tıbbi danışma randevusu aldım.
to contemplatedüşünmek, değerlendirmekShe contemplated moving abroad.Yurt dışına taşınmayı düşündü.
contempthor görme, küçümsemeHe looked at them with contempt.Onlara küçümseyerek baktı.
to contendmücadele etmek, iddia etmekAthletes contend for medals.Sporcular madalyalar için yarışır.
contenderyarışmacı, adayShe is a strong contender.Güçlü bir adaydır.
contentmemnunHe felt content with life.Hayatından memnundu.

C1 — D KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
dambarajThe dam supplies water to the city.Baraj şehre su sağlar.
damagingzararlı, yıkıcıSmoking has damaging effects on health.Sigaranın sağlığa zararlı etkileri vardır.
dawnşafak, gün doğumuWe left at dawn.Şafakta yola çıktık.
debrisenkaz, molozWorkers cleared the debris after the storm.İşçiler fırtınadan sonra enkazı temizledi.
debutilk gösterim, ilk çıkışThe singer made her debut last year.Şarkıcı ilk çıkışını geçen yıl yaptı.
decision-makingkarar vermeGood decision-making is essential in business.İş dünyasında iyi karar verme çok önemlidir.
decisivekararlı, belirleyiciShe played a decisive role in the project.Projede belirleyici bir rol oynadı.
declarationbildiri, beyanThey signed a declaration of independence.Bir bağımsızlık bildirisi imzaladılar.
dedicatedadanmış, kendini vermişHe is a dedicated teacher.O kendini işine adamış bir öğretmendir.
dedicationadanmışlıkSuccess requires dedication.Başarı adanmışlık gerektirir.
deedeylem, tapuHis good deeds were appreciated.İyi davranışları takdir edildi.
to deemsaymak, kabul etmekThe court deemed him innocent.Mahkeme onu masum saydı.
defaultvarsayılan; temerrütThis is the default setting.Bu varsayılan ayardır.
defectkusur, hataThe product had a manufacturing defect.Üründe üretim hatası vardı.
defensivesavunmacı, savunma ile ilgiliHe became defensive during the argument.Tartışma sırasında savunmacı davrandı.
deficiencyeksiklik, yetersizlikVitamin D deficiency is common.D vitamini eksikliği yaygındır.
deficitaçık, eksikThe country faces a budget deficit.Ülke bütçe açığıyla karşı karşıya.
definitivekesin, nihaiThis is the definitive answer.Bu kesin cevaptır.
to defymeydan okumak, karşı gelmekShe defied her parents’ wishes.Ailesinin isteklerine karşı geldi.
delegatetemsilciEach country sent a delegate.Her ülke bir temsilci gönderdi.
delegationheyetThe delegation met foreign leaders.Heyet yabancı liderlerle görüştü.
delicatehassas, narinHandle the glass carefully; it’s delicate.Bardağı dikkatli tut, hassastır.
demoniblis, şeytanThe story is about a powerful demon.Hikâye güçlü bir iblis hakkındadır.
denialinkârHe remained in denial about the problem.Sorunu inkâr etmeye devam etti.
to denouncekınamak, suçlamakThe minister denounced corruption.Bakan yolsuzluğu kınadı.
denseyoğun, sıkThe forest is very dense.Orman çok yoğundur.
densityyoğunlukPopulation density is high here.Burada nüfus yoğunluğu yüksektir.
dependencebağımlılık, bağımlı olmaEconomic dependence can be risky.Ekonomik bağımlılık riskli olabilir.
to depicttasvir etmekThe painting depicts rural life.Resim kırsal yaşamı tasvir ediyor.
to deploykonuşlandırmak, yerleştirmekTroops were deployed to the border.Askerler sınıra konuşlandırıldı.
deploymentkonuşlandırmaThe deployment took several weeks.Konuşlandırma birkaç hafta sürdü.
to deprivemahrum bırakmakLack of sleep deprives you of energy.Uykusuzluk seni enerjiden mahrum bırakır.
deputyvekil, yardımcıThe deputy attended the ceremony.Yardımcı törene katıldı.
to descendaşağı inmekThe plane began to descend.Uçak alçalmaya başladı.
descentiniş; soyThe descent from the mountain was difficult.Dağdan iniş zordu.
to designatebelirlemek, atamakThey designated him as leader.Onu lider olarak belirlediler.
desirablearzu edilenExperience is a desirable qualification.Deneyim arzu edilen bir niteliktir.
destructiveyıkıcıThe earthquake was highly destructive.Deprem çok yıkıcıydı.
to detaingözaltına almak, alıkoymakPolice detained the suspect.Polis şüpheliyi gözaltına aldı.
detectiontespitEarly cancer detection saves lives.Erken kanser tespiti hayat kurtarır.
detentiongözaltı, alıkonulmaHe spent two days in detention.İki gün gözaltında kaldı.
to deterioratekötüleşmekHis health began to deteriorate.Sağlığı kötüleşmeye başladı.
to devastateharap etmek, mahvetmekThe flood devastated the village.Sel köyü harap etti.
to devisetasarlamak, geliştirmekEngineers devised a new system.Mühendisler yeni bir sistem geliştirdi.
to diagnoseteşhis etmekDoctors diagnosed the illness quickly.Doktorlar hastalığı hızlıca teşhis etti.
diagnosisteşhisThe diagnosis shocked the family.Teşhis aileyi şaşırttı.
to dictatedikte etmek, emretmekHe dictated a letter to his assistant.Asistanına bir mektup dikte etti.
dictatordiktatörThe dictator ruled the country for years.Diktatör ülkeyi yıllarca yönetti.
to differentiateayırt etmek, farklılaştırmakIt’s hard to differentiate the twins.İkizleri ayırt etmek zor.
dignityonur, saygınlıkEveryone deserves dignity.Herkes saygıyı hak eder.
dilemmaikilemShe faced a moral dilemma.Ahlaki bir ikilemle karşı karşıya kaldı.
dimensionboyutTime is often called the fourth dimension.Zaman genellikle dördüncü boyut olarak adlandırılır.
to diminishazaltmak, küçülmekConfidence diminished after failure.Başarısızlıktan sonra özgüven azaldı.
to dipbatırmak, düşmekPrices dipped slightly this month.Fiyatlar bu ay biraz düştü.
diplomatdiplomatThe diplomat attended negotiations.Diplomat görüşmelere katıldı.
diplomaticdiplomatikThey found a diplomatic solution.Diplomatik bir çözüm buldular.
directoryrehber, dizinThe file is stored in another directory.Dosya başka bir dizinde kayıtlı.
disastrousfelaket, çok kötüThe campaign had disastrous results.Kampanyanın sonuçları felaketti.
to discardatmak, gözden çıkarmakHe discarded old clothes.Eski kıyafetleri attı.
to dischargetaburcu etmek; boşaltmakThe patient was discharged yesterday.Hasta dün taburcu edildi.
to discloseaçıklamak, ifşa etmekThe company disclosed financial results.Şirket mali sonuçları açıkladı.
disclosureaçıklama, ifşaFull disclosure is required.Tam açıklama gereklidir.
discoursesöylem, tartışmaPolitical discourse is often heated.Politik söylem genellikle hararetlidir.
discretiontakdir yetkisi, ihtiyatUse discretion when sharing information.Bilgi paylaşırken dikkatli davran.
discriminationayrımcılıkLaws prohibit discrimination.Yasalar ayrımcılığı yasaklar.
to disregardgörmezden gelmekHe disregarded my advice.Tavsiyemi görmezden geldi.
dismissalişten çıkarma; reddetmeHis dismissal was unexpected.İşten çıkarılması beklenmedikti.
to displaceyerinden etmekWar displaced thousands of people.Savaş binlerce insanı yerinden etti.
disposalbertaraf etme, atmaWaste disposal is expensive.Atık bertarafı pahalıdır.
to dispose ofelden çıkarmak, atmakPlease dispose of old batteries safely.Eski pilleri güvenli şekilde at.
disputeanlaşmazlık / tartışmakThey had a dispute over money.Para yüzünden anlaşmazlık yaşadılar.
to disruptbozmak, kesintiye uğratmakThe storm disrupted flights.Fırtına uçuşları aksattı.
disruptionaksama, kesintiInternet disruption affected work.İnternet kesintisi işi etkiledi.
to dissolveçözünmek; feshetmekSugar dissolves in water.Şeker suda çözünür.
distinctionayrım, farklılıkThere is a clear distinction between them.Aralarında açık bir fark vardır.
distinctiveayırt ediciShe has a distinctive voice.Ayırt edici bir sesi var.
to distortçarpıtmak, bozmakMirrors can distort images.Aynalar görüntüleri çarpıtabilir.
distresssıkıntı, acıThe news caused emotional distress.Haber duygusal sıkıntıya neden oldu.
disturbingrahatsız ediciIt was a disturbing documentary.Rahatsız edici bir belgeseldi.
to divertyön değiştirmek, başka yöne çevirmekTraffic was diverted due to construction.Trafik inşaat nedeniyle başka yöne yönlendirildi.
divineilahi, tanrısalThey believed in divine power.İlahi güce inanıyorlardı.
doctrinedoktrin, öğretiThe policy follows military doctrine.Politika askeri doktrini takip ediyor.
documentationbelgelendirme, dokümantasyonPlease submit the required documentation.Gerekli belgeleri teslim edin.
domainalan, sahaThis is outside my domain of expertise.Bu benim uzmanlık alanımın dışında.
dominancebaskınlık, üstünlükThe team showed complete dominance.Takım tam üstünlük gösterdi.
donorbağışçıBlood donors save lives.Kan bağışçıları hayat kurtarır.
dosedozTake one dose every morning.Her sabah bir doz al.
drawbackdezavantajThe main drawback is the cost.Ana dezavantaj maliyettir.
to drainboşaltmak, tüketmekStress can drain your energy.Stres enerjini tüketebilir.
to driftsürüklenmekThe boat drifted away slowly.Tekne yavaşça sürüklendi.
to drownboğulmakHe almost drowned in the river.Neredeyse nehirde boğuluyordu.
dualikili, çiftShe has dual citizenship.Çifte vatandaşlığı var.
to dubadlandırmak, dublaj yapmakThe media dubbed him a hero.Medya ona kahraman adını verdi.
dumbaptal; dilsizThat was a dumb mistake.Bu aptalca bir hataydı.
duoikiliThe musical duo released a new album.Müzik ikilisi yeni albüm çıkardı.

C1 — E KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
earningskazanç, gelirHer monthly earnings increased this year.Aylık kazancı bu yıl arttı.
easekolaylık, rahatlık / kolaylaştırmakThe medicine helped ease the pain.İlaç ağrıyı hafifletmeye yardımcı oldu.
echoyankı / yankılanmakHer voice echoed through the hall.Sesi salonda yankılandı.
ecologicalekolojikWe need ecological solutions for pollution.Kirlilik için ekolojik çözümlere ihtiyacımız var.
educatoreğitimciMy father is a respected educator.Babam saygı duyulan bir eğitimcidir.
effectivenessetkililikWe tested the effectiveness of the treatment.Tedavinin etkililiğini test ettik.
efficiencyverimlilikNew software improved efficiency.Yeni yazılım verimliliği artırdı.
egoego, benlikHis ego sometimes causes problems.Egosu bazen sorunlara neden oluyor.
elaborateayrıntılı, detaylıShe gave an elaborate explanation.Ayrıntılı bir açıklama yaptı.
electoralseçimle ilgiliElectoral reforms were introduced.Seçim reformları getirildi.
to elevateyükseltmekEducation can elevate living standards.Eğitim yaşam standartlarını yükseltebilir.
eligibleuygun, hak kazananYou are eligible for a scholarship.Burs almaya uygunsun.
eliteelit, seçkin grupThe university attracts elite students.Üniversite seçkin öğrencileri çekiyor.
to embarkbaşlamak, girişmekHe embarked on a new career.Yeni bir kariyere başladı.
embarrassmentutanç, mahcubiyetFalling in public caused embarrassment.Halk içinde düşmek utanca neden oldu.
embassyelçilikShe works at the French embassy.Fransız elçiliğinde çalışıyor.
to embedgömmek, yerleştirmekThe chip was embedded in the card.Çip karta yerleştirildi.
to embodytemsil etmek, somutlaştırmakShe embodies determination.O kararlılığı temsil eder.
emergenceortaya çıkışThe emergence of AI changed industries.Yapay zekânın ortaya çıkışı sektörleri değiştirdi.
empiricaldeneysel, gözlemselThe theory is based on empirical evidence.Teori deneysel kanıtlara dayanır.
to empowergüçlendirmekEducation empowers individuals.Eğitim bireyleri güçlendirir.
to enactyürürlüğe koymakParliament enacted a new law.Parlamento yeni bir yasa yürürlüğe koydu.
to encompasskapsamakThe course encompasses many topics.Ders birçok konuyu kapsar.
encouragementteşvik, cesaretlendirmeHer teacher gave her encouragement.Öğretmeni ona teşvik verdi.
encouragingumut verici, teşvik ediciThe results are encouraging.Sonuçlar umut verici.
endeavourçaba, girişimLearning a language is a long endeavour.Dil öğrenmek uzun bir çabadır.
endlesssonsuz, bitmeyenWe had endless discussions.Bitmeyen tartışmalar yaptık.
to endorsedesteklemek, onaylamakThe actor endorsed the campaign.Oyuncu kampanyayı destekledi.
endorsementdestek, onayThe product gained celebrity endorsement.Ürün ünlü desteği aldı.
to endurekatlanmak, dayanmakThey endured many hardships.Birçok zorluğa katlandılar.
to enforceuygulamak, yürürlüğe koymakPolice enforce the law.Polis yasayı uygular.
enforcementuygulama, icraLaw enforcement is necessary.Yasa uygulaması gereklidir.
engagementkatılım; nişanStudent engagement improves learning.Öğrenci katılımı öğrenmeyi geliştirir.
engagingilgi çekiciThe book is highly engaging.Kitap oldukça ilgi çekici.
to enrichzenginleştirmekTravel enriches your perspective.Seyahat bakış açını zenginleştirir.
to enrolkayıt olmakShe enrolled in a language course.Bir dil kursuna kayıt oldu.
enterprisegirişim, işletmeHe started a small enterprise.Küçük bir işletme kurdu.
enthusiastmeraklı, tutkunHe is a football enthusiast.Futbol tutkunu biridir.
to entitlehak vermek; ad vermekThe ticket entitles you to free entry.Bilet sana ücretsiz giriş hakkı verir.
entityvarlık, kurumThe company is a legal entity.Şirket yasal bir varlıktır.
epidemicsalgınThe country faced a flu epidemic.Ülke grip salgınıyla karşılaştı.
equalityeşitlikThey fight for gender equality.Cinsiyet eşitliği için mücadele ediyorlar.
equationdenklemSolve this equation carefully.Bu denklemi dikkatlice çöz.
to erectdikmek, inşa etmekWorkers erected a new building.İşçiler yeni bir bina inşa etti.
to escalatetırmandırmak, artırmakThe conflict escalated quickly.Çatışma hızla tırmandı.
escortrefakatçi / eşlik etmekSecurity escorted the guest inside.Güvenlik görevlileri konuğa eşlik etti.
essenceöz, esasTrust is the essence of friendship.Güven arkadaşlığın özüdür.
establishmentkuruluş; kurumThe establishment opened in 1995.Kuruluş 1995’te açıldı.
eternalsonsuz, ebediThey promised eternal love.Sonsuz aşk sözü verdiler.
to evacuatetahliye etmekResidents were evacuated safely.Sakinler güvenli şekilde tahliye edildi.
to evokeçağrıştırmak, uyandırmakThe song evokes childhood memories.Şarkı çocukluk anılarını çağrıştırıyor.
evolutionaryevrimselHumans went through evolutionary changes.İnsanlar evrimsel değişimler geçirdi.
to exaggerateabartmakDon’t exaggerate the problem.Sorunu abartma.
excellencemükemmellikThe school is known for excellence.Okul mükemmelliğiyle bilinir.
exceptionalolağanüstüShe has exceptional talent.Olağanüstü yeteneği var.
excessfazlalık, aşırılıkExcess sugar is unhealthy.Fazla şeker sağlıksızdır.
exclusiondışlamaSocial exclusion affects mental health.Sosyal dışlanma ruh sağlığını etkiler.
exclusiveözel, ayrıcalıklıThis offer is exclusive to members.Bu teklif üyelere özeldir.
exclusivelyyalnızca, sadeceThe product is sold exclusively online.Ürün yalnızca çevrim içi satılıyor.
to executeuygulamak; infaz etmekHe executed the plan successfully.Planı başarıyla uyguladı.
executionuygulama; infazThe execution of the project was smooth.Projenin uygulanması sorunsuzdu.
to exertuygulamak, sarf etmekYou need to exert more effort.Daha fazla çaba sarf etmelisin.
exilesürgünThe king lived in exile for years.Kral yıllarca sürgünde yaşadı.
expenditureharcamaGovernment expenditure increased.Devlet harcamaları arttı.
experimentaldeneyselThey tested an experimental drug.Deneysel bir ilaç test ettiler.
to expiresüresi dolmakMy passport expires next month.Pasaportumun süresi gelecek ay doluyor.
explicitaçık, netThe instructions were explicit.Talimatlar açıktı.
explicitlyaçıkçaHe explicitly refused the offer.Teklifi açıkça reddetti.
exploitationsömürü, istismarWorkers protested against exploitation.İşçiler sömürüye karşı protesto yaptı.
explosivepatlayıcı; patlayıcı özelliktePolice found explosive materials.Polis patlayıcı maddeler buldu.
extremistaşırıcı, radikal kişiAuthorities monitored extremist groups.Yetkililer aşırıcı grupları izledi.

C1 — F KELİMELER

İşte bunun için de aynı formatta tablo hazırladım:

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
to facilitatekolaylaştırmakTechnology facilitates communication.Teknoloji iletişimi kolaylaştırır.
factionhizip, grupThe party was divided into factions.Parti hiziplere bölündü.
to fadesolmak, yavaşça kaybolmakThe colors faded in the sun.Renkler güneşte soldu.
fairnessadalet, hakkaniyetEmployees expect fairness at work.Çalışanlar iş yerinde adalet bekler.
fatalölümcülThe accident caused fatal injuries.Kaza ölümcül yaralanmalara neden oldu.
fatekaderShe believes in fate.Kadere inanıyor.
favourableolumlu, elverişliThe weather conditions were favourable.Hava koşulları elverişliydi.
featbaşarı, hünerClimbing Everest is an amazing feat.Everest’e tırmanmak inanılmaz bir başarıdır.
felonyağır suçHe was charged with felony.Ağır suçla suçlandı.
feministfeministShe is a feminist writer.O feminist bir yazardır.
fibrelifVegetables are rich in fibre.Sebzeler lif bakımından zengindir.
fierceşiddetli, vahşiThere was fierce competition.Şiddetli bir rekabet vardı.
filmmakerfilm yapımcısı, yönetmenThe filmmaker won an award.Film yapımcısı ödül kazandı.
filterfiltre / filtrelemekWater passes through a filter.Su bir filtreden geçer.
firearmateşli silahFirearms are strictly regulated here.Ateşli silahlar burada sıkı şekilde düzenlenir.
fiscalmali, bütçeyle ilgiliThe government announced fiscal reforms.Hükümet mali reformlar açıkladı.
flawkusur, hataThe design has a major flaw.Tasarımda büyük bir kusur var.
flawedkusurlu, hatalıThe report was flawed.Rapor hatalıydı.
to fleekaçmakResidents fled the burning building.Sakinler yanan binadan kaçtı.
fleetfilo, araç filosuThe airline expanded its fleet.Havayolu filosunu genişletti.
fleshet, deri altı dokuThe knife cut through flesh.Bıçak eti kesti.
flexibilityesneklikYoga improves flexibility.Yoga esnekliği artırır.
to flourishgelişmek, büyümekSmall businesses flourished online.Küçük işletmeler çevrim içi ortamda gelişti.
fluidsıvıDrink plenty of fluids.Bol sıvı tüket.
footagegörüntü kaydıPolice reviewed security footage.Polis güvenlik görüntülerini inceledi.
to foreseeönceden görmek, tahmin etmekNobody foresaw the crisis.Kimse krizi önceden tahmin etmedi.
foreigneryabancıAs a foreigner, he needed a visa.Yabancı olarak vizeye ihtiyacı vardı.
to forgeoluşturmak; sahte yapmakThey forged a strong partnership.Güçlü bir ortaklık kurdular.
formulaformülScientists tested a new formula.Bilim insanları yeni bir formül test etti.
to formulateformüle etmek, oluşturmakWe need to formulate a strategy.Bir strateji oluşturmalıyız.
forthileri, dışarıHe stepped forth confidently.Kendinden emin şekilde öne çıktı.
forthcomingyaklaşan; açık sözlüThe company announced forthcoming changes.Şirket yaklaşan değişiklikleri duyurdu.
to fosterteşvik etmek, geliştirmekParents should foster creativity.Ebeveynler yaratıcılığı teşvik etmelidir.
fragilekırılgan, hassasGlass is fragile.Cam kırılgandır.
franchisefranchise, imtiyazlı işletmeHe bought a fast-food franchise.Bir fast-food franchise’ı satın aldı.
franklyaçıkçasıFrankly, I disagree with you.Açıkçası sana katılmıyorum.
fraudulentsahte, dolandırıcılıkla ilgiliThey discovered fraudulent transactions.Sahte işlemler keşfettiler.
frustratingsinir bozucuWaiting in traffic is frustrating.Trafikte beklemek sinir bozucudur.
frustrationhayal kırıklığı, bıkkınlıkHe expressed his frustration.Hayal kırıklığını dile getirdi.
functionalişlevselThe kitchen is simple but functional.Mutfak basit ama işlevsel.
fundraisingbağış toplamaThe school organized a fundraising event.Okul bir bağış toplama etkinliği düzenledi.

C1— G KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
gamblingkumarGambling can become addictive.Kumar bağımlılık yapabilir.
gatheringtoplantı, buluşmaWe had a family gathering last weekend.Geçen hafta sonu aile buluşması yaptık.
to gazebakmak, dalgın dalgın bakmakShe gazed at the stars.Yıldızlara dalgın dalgın baktı.
gearekipman, vites, teçhizatClimbers checked their gear before leaving.Dağcılar gitmeden önce ekipmanlarını kontrol etti.
genericgenel, markasızThe doctor prescribed a generic medicine.Doktor markasız bir ilaç yazdı.
genocidesoykırımThe museum documents genocide history.Müze soykırım tarihini belgeliyor.
to glancegöz atmak, kısaca bakmakHe glanced at his watch.Saatine kısa bir göz attı.
glimpsekısa bakış, anlık görüntüI caught a glimpse of the actor.Oyuncuyu kısa süreliğine gördüm.
gloriousgörkemli, muhteşemIt was a glorious summer day.Muhteşem bir yaz günüydü.
gloryzafer, şanThe athlete fought for glory.Sporcu zafer için mücadele etti.
governanceyönetişim, yönetimGood governance improves public trust.İyi yönetim kamu güvenini artırır.
gracezarafet; lütufShe danced with grace.Zarafetle dans etti.
to graspkavramak; sıkıca tutmakIt took me time to grasp the concept.Kavramı anlamam zaman aldı.
graveciddi, vahimThis is a grave mistake.Bu ciddi bir hata.
gravityyer çekimi; ciddiyetGravity keeps us on the ground.Yer çekimi bizi yerde tutar.
gridşebeke, ızgara, ağThe city uses a modern power grid.Şehir modern bir elektrik şebekesi kullanıyor.
griefkeder, yasShe was overwhelmed with grief.Keder içinde ezildi.
to grinsırıtmak, geniş gülümsemekHe grinned with satisfaction.Memnuniyetle sırıttı.
to grindöğütmek; ezmekCoffee beans are ground fresh.Kahve çekirdekleri taze öğütülür.
griptutuş; kavramak / kavramakThe suitcase slipped from my grip.Bavul elimden kaydı.
grossbrüt; iğrençHis gross salary is quite high.Brüt maaşı oldukça yüksek.
guerrillagerillaThe army fought against guerrillas.Ordu gerillalara karşı savaştı.
guidancerehberlik, yönlendirmeStudents need career guidance.Öğrencilerin kariyer rehberliğine ihtiyacı var.
guiltsuçluluk, vicdan azabıHe couldn’t hide his guilt.Suçluluğunu gizleyemedi.
gutbağırsak; içgüdüTrust your gut feeling.İçgüdülerine güven.

C1 — H KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
to hailselamlamak; övmek; dolu yağmakCritics hailed the movie as a masterpiece.Eleştirmenler filmi başyapıt olarak övdü.
halfwayyarı yolda, yarısındaWe stopped halfway to rest.Dinlenmek için yolun yarısında durduk.
to haltdurdurmak, durmakThe police halted traffic.Polis trafiği durdurdu.
handfulavuç dolusu; az miktarOnly a handful of students passed.Sadece az sayıda öğrenci geçti.
handlingele alma, kullanımCareful handling is required.Dikkatli kullanım gereklidir.
handykullanışlı, pratikThis tool is very handy.Bu araç çok kullanışlı.
harassmenttacizThe company has strict harassment policies.Şirketin sıkı taciz politikaları vardır.
hardwaredonanımMy computer hardware needs upgrading.Bilgisayar donanımımın güncellenmesi gerekiyor.
harmonyuyum, ahenkThe choir sang in perfect harmony.Koro mükemmel uyum içinde söyledi.
harshsert, acımasızWinter conditions were harsh.Kış koşulları sertti.
harvesthasat / hasat etmekFarmers began the wheat harvest.Çiftçiler buğday hasadına başladı.
hatrednefretHatred only creates more conflict.Nefret yalnızca daha fazla çatışma yaratır.
to hauntmusallat olmak; rahatsız etmekBad memories haunted him for years.Kötü anılar yıllarca onu rahatsız etti.
hazardtehlike, riskSmoking is a health hazard.Sigara sağlık için tehlikedir.
hencebu yüzden, bundan dolayıThe road was closed, hence the delay.Yol kapalıydı, bu yüzden gecikme oldu.
heightenartırmak, yükseltmekThe news heightened public concern.Haber halkın endişesini artırdı.
heritagemiras, kültürel mirasThe city is proud of its heritage.Şehir kültürel mirasıyla gurur duyuyor.
hierarchyhiyerarşiThe company has a clear hierarchy.Şirketin net bir hiyerarşisi var.
high-profileçok tanınan, göz önündeHe is involved in a high-profile case.Çok tanınan bir davaya dahil oldu.
homelandvatan, ana yurtMany refugees miss their homeland.Birçok mülteci vatanını özlüyor.
hopefulumutluShe is hopeful about the future.Gelecek konusunda umutlu.
horizonufukThe sun disappeared below the horizon.Güneş ufkun altına indi.
hostagerehineThe police rescued the hostages.Polis rehineleri kurtardı.
hostiledüşmancaThe crowd became hostile.Kalabalık düşmanca hale geldi.
hostilitydüşmanlıkThere was clear hostility between them.Aralarında açık bir düşmanlık vardı.
humanitarianinsani yardım ile ilgiliThey sent humanitarian aid.İnsani yardım gönderdiler.
humanityinsanlıkThe disaster reminded us of our shared humanity.Felaket bize ortak insanlığımızı hatırlattı.
humblealçakgönüllü, mütevazıDespite success, he remained humble.Başarısına rağmen mütevazı kaldı.
hydrogenhidrojenWater contains hydrogen and oxygen.Su hidrojen ve oksijen içerir.
hypothesishipotez, varsayımScientists tested the hypothesis.Bilim insanları hipotezi test etti.

C1 — I KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
identificationkimliklendirme, teşhisIdentification is required to enter the building.Binaya girmek için kimlik gereklidir.
ideologicalideolojikThey had ideological differences.İdeolojik farklılıkları vardı.
ideologyideolojiHis ideology shaped his decisions.Onun ideolojisi kararlarını şekillendirdi.
ignorancecehaletIgnorance can lead to mistakes.Cehalet hatalara yol açabilir.
imageryimgeler, görsellikThe poem is rich in imagery.Şiir güçlü imgeler içeriyor.
immenseçok büyük, muazzamThe project requires immense effort.Proje muazzam çaba gerektiriyor.
imminentyaklaşan, yakınA storm is imminent.Bir fırtına yaklaşıyor.
implementationuygulama, yürütmeThe implementation of the law was delayed.Yasanın uygulanması gecikti.
to imprisonhapse atmakHe was imprisoned for theft.Hırsızlıktan hapse atıldı.
inabilityyetersizlik, yapamamaHis inability to swim worried his parents.Yüzememesi ailesini endişelendirdi.
inadequateyetersizThe equipment was inadequate.Ekipman yetersizdi.
inappropriateuygunsuzHis comment was inappropriate.Yorumu uygunsuzdu.
to incarceratehapse koymakThe suspect was incarcerated.Şüpheli hapse konuldu.
incarcerationhapisIncarceration rates have increased.Hapis oranları arttı.
incidencegörülme sıklığıThe incidence of flu is rising.Grip vakalarının görülme sıklığı artıyor.
inclinedeğilimliShe is inclined to agree.Katılmaya eğilimli.
inclusiondahil etme, kapsamaInclusion of all members is important.Tüm üyelerin dahil edilmesi önemlidir.
to incurmaruz kalmak, yol açmakHe incurred heavy debts.Ağır borçlara maruz kaldı.
indicatorgöstergeInflation is an economic indicator.Enflasyon ekonomik bir göstergedir.
indictmentiddianameThe indictment was filed yesterday.İddianame dün sunuldu.
indigenousyerliIndigenous people preserved their culture.Yerli halk kültürünü korudu.
to inducesebep olmak, teşvik etmekThe drug induces sleep.İlaç uykuya neden olur.
to indulgekendini bırakmak, şımarmakHe indulged in chocolate.Çikolataya kendini bıraktı.
inequalityeşitsizlikIncome inequality is a major issue.Gelir eşitsizliği büyük bir sorundur.
infamouskötü şöhretliThe criminal is infamous worldwide.Suçlu dünya çapında kötü şöhretlidir.
to infectenfekte etmekThe virus infected many people.Virüs birçok kişiyi enfekte etti.
to inflictvermek, dayatmakThe attack inflicted serious damage.Saldırı ciddi hasar verdi.
influentialetkili, nüfuzluShe is an influential leader.O etkili bir liderdir.
infrastructurealtyapıThe city needs better infrastructure.Şehrin daha iyi altyapıya ihtiyacı var.
inherentdoğuştan gelen, içselRisk is inherent in investment.Risk yatırımda doğuştandır.
to inhibitengellemekFear can inhibit creativity.Korku yaratıcılığı engelleyebilir.
to initiatebaşlatmakThey initiated the project.Projeyi başlattılar.
to injectenjekte etmekThe nurse injected the vaccine.Hemşire aşıyı enjekte etti.
injectionenjeksiyonHe received an injection.Bir enjeksiyon aldı.
injusticeadaletsizlikThey protested against injustice.Adaletsizliğe karşı protesto ettiler.
inmatemahkûmThe inmate escaped prison.Mahkûm hapisten kaçtı.
to inquiresormak, soruşturmakHe inquired about the job.İş hakkında bilgi aldı.
insertionyerleştirme, eklemeThe insertion of data was correct.Verilerin eklenmesi doğruydu.
insideriçeriden biriHe is an insider in the industry.Sektörde içeriden biridir.
to inspectincelemekThe engineer inspected the bridge.Mühendis köprüyü inceledi.
inspectionincelemeThe building passed inspection.Bina incelemeyi geçti.
inspirationilhamNature is her inspiration.Doğa onun ilhamıdır.
instinctiçgüdüHe followed his instinct.İçgüdüsünü takip etti.
institutionalkurumsalInstitutional rules are strict.Kurumsal kurallar sıkıdır.
to instructtalimat vermekThe teacher instructed the class.Öğretmen sınıfa talimat verdi.
instrumentaletkili, önemli rol oynayanShe was instrumental in the success.Başarıda önemli rol oynadı.
insufficientyetersizThe funds are insufficient.Fonlar yetersiz.
insulthakaret / hakaret etmekHe took it as an insult.Bunu hakaret olarak algıladı.
intactsağlam, bozulmamışThe package arrived intact.Paket sağlam ulaştı.
intakealım, girişCalorie intake should be controlled.Kalori alımı kontrol edilmelidir.
integralayrılmaz, temelTrust is integral to relationships.Güven ilişkilerin ayrılmaz parçasıdır.
integratedentegre, bütünleşmişThe system is fully integrated.Sistem tamamen entegre.
integrationentegrasyonSocial integration is important.Sosyal entegrasyon önemlidir.
integritydürüstlük, bütünlükHe is a man of integrity.O dürüst bir insandır.
to intensifyyoğunlaştırmakThe storm intensified.Fırtına şiddetlendi.
intensityyoğunlukThe intensity of the light increased.Işığın yoğunluğu arttı.
intensiveyoğunThey received intensive training.Yoğun eğitim aldılar.
intentamaç, niyetHe had no intent to harm.Zarar verme niyeti yoktu.
interactiveetkileşimliThe game is interactive.Oyun etkileşimlidir.
interfacearayüzThe app has a simple interface.Uygulamanın basit bir arayüzü var.
to interferemüdahale etmekDon’t interfere in their affairs.İşlerine müdahale etme.
interferencemüdahaleThere was outside interference.Dış müdahale vardı.
interimgeçiciHe is the interim manager.O geçici yöneticidir.
interioriç, iç mekanThe car interior is luxurious.Arabanın içi lüks.
intermediateorta seviyeThis is an intermediate course.Bu orta seviye bir kurstur.
intersectionkavşak, kesişimThe accident happened at the intersection.Kaza kavşakta oldu.
to intervenemüdahale etmekPolice intervened quickly.Polis hızlıca müdahale etti.
interventionmüdahaleMedical intervention saved his life.Tıbbi müdahale hayatını kurtardı.
intimateyakın, samimiThey had an intimate conversation.Samimi bir konuşma yaptılar.
intriguingilginç, merak uyandırıcıThe mystery is intriguing.Gizem merak uyandırıcı.
inventoryenvanterThe store checked its inventory.Mağaza envanterini kontrol etti.
investigatoraraştırmacıThe investigator found evidence.Araştırmacı kanıt buldu.
invisiblegörünmezThe virus is invisible.Virüs görünmezdir.
to invokeçağırmak, başvurmakHe invoked his right to silence.Sessiz kalma hakkına başvurdu.
involvementkatılım, dahil olmaHis involvement was limited.Onun katılımı sınırlıydı.
ironicironikIt was an ironic situation.İronik bir durumdu.
ironicallyironik bir şekildeIronically, he missed the meeting.İronik bir şekilde toplantıyı kaçırdı.
ironyironiThere is irony in his words.Sözlerinde ironi var.
irrelevantalakasızHis comment was irrelevant.Yorumu alakasızdı.
isolationizolasyon, yalnızlıkIsolation can affect mental health.İzolasyon ruh sağlığını etkileyebilir.

C1 —J K KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
judicialyargısal, adliThe judicial system must be independent.Yargı sistemi bağımsız olmalıdır.
jurisdictionyargı yetkisi, yargı alanıThis case is under federal jurisdiction.Bu dava federal yargı yetkisi altındadır.
justadil; tam, sadeceThe decision was just and fair.Karar adil ve hakkaniyetliydi.
justificationgerekçe, haklı çıkarmaHe gave no justification for his actions.Eylemleri için hiçbir gerekçe sunmadı.

C1 —L KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
landlordev sahibiThe landlord increased the rent.Ev sahibi kirayı artırdı.
landmarksimge yapı, dönüm noktasıThe Eiffel Tower is a famous landmark.Eyfel Kulesi ünlü bir simge yapıdır.
lapkucak; tur (spor)The child sat on her mother’s lap.Çocuk annesinin kucağına oturdu.
large-scalebüyük ölçekliIt was a large-scale project.Bu büyük ölçekli bir projeydi.
lattersonuncu, ikincisiI like tea and coffee, but I prefer the latter.Çay ve kahve severim ama ikincisini tercih ederim.
lawmakeryasa yapıcı, milletvekiliLawmakers approved the new bill.Yasama üyeleri yeni yasayı onayladı.
lawnçim, çimenlik alanThe children played on the lawn.Çocuklar çimenlikte oynadı.
lawsuitdavaThey filed a lawsuit against the company.Şirkete karşı dava açtılar.
layoutdüzen, yerleşimThe layout of the room is modern.Odanın düzeni moderndir.
leaksızıntı / sızmakThere is a gas leak in the building.Binada gaz sızıntısı var.
to leaksızmak, sızdırmakThe pipe is leaking water.Boru su sızdırıyor.
to leapsıçramak, atlamakThe cat leaped over the wall.Kedi duvarın üzerinden atladı.
legacymirasHe left a great legacy.Büyük bir miras bıraktı.
legendaryefsaneviHe is a legendary footballer.O efsanevi bir futbolcudur.
legislationyasa, mevzuatNew legislation was passed.Yeni yasa kabul edildi.
legislativeyasama ile ilgiliLegislative reforms are needed.Yasama reformları gereklidir.
legislatureyasama organıThe legislature met today.Yasama organı bugün toplandı.
legitimatemeşru, yasalHe had a legitimate reason.Meşru bir nedeni vardı.
lengthyuzun (süre, metin)It was a lengthy discussion.Uzun bir tartışmaydı.
lesbianlezbiyenShe is a lesbian activist.O lezbiyen bir aktivisttir.
lesserdaha az önemliThis is a lesser problem.Bu daha az önemli bir sorundur.
lethalölümcülThe poison is lethal.Zehir ölümcüldür.
liablesorumlu, yükümlüHe is liable for the damage.Zarardan sorumludur.
liabilitysorumluluk, yükümlülükThe company has financial liabilities.Şirketin finansal yükümlülükleri var.
liberalliberal; özgürlükçüShe has liberal views.Liberal görüşleri var.
liberationkurtuluşThe country celebrated liberation.Ülke kurtuluşu kutladı.
libertyözgürlükLiberty is a basic human right.Özgürlük temel bir insan hakkıdır.
lifelongömür boyuHe is my lifelong friend.O benim ömür boyu arkadaşım.
likelihoodolasılıkThere is a high likelihood of rain.Yağmur olasılığı yüksek.
limbuzuvHe injured his upper limb.Üst uzvunu yaraladı.
lineardoğrusalThe relationship is linear.İlişki doğrusaldır.
line-upkadro, dizilişThe team announced its line-up.Takım kadrosunu açıkladı.
to lingeroyalanmak, kalmakThe smell lingered in the room.Koku odada kaldı.
listinglistelemeThe property listing is online.Emlak ilanı internette.
literacyokuryazarlıkLiteracy rates have improved.Okuryazarlık oranları arttı.
lobbylobi / kulis yapmakThey lobbied for new regulations.Yeni düzenlemeler için kulis yaptılar.
to lobbykulis yapmak, etkilemeye çalışmakThey lobbied the government.Hükümeti etkilemeye çalıştılar.
logicmantıkHis argument lacks logic.Onun argümanı mantıktan yoksun.
long-standinguzun süredir var olanThey have a long-standing relationship.Uzun süredir devam eden bir ilişkileri var.
long-timeuzun zamandır olanHe is a long-time supporter.O uzun zamandır bir destekçidir.
to loombelirginleşmek, yaklaşmakA crisis looms ahead.Bir kriz yaklaşmakta.
loopdöngüThe video plays in a loop.Video döngü halinde oynuyor.
loyaltysadakatLoyalty is important in friendship.Dostlukta sadakat önemlidir.

C1 —M KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
machinerymakine, makine ekipmanıThe factory uses modern machinery.Fabrika modern makineler kullanıyor.
magicalbüyülüIt was a magical experience.Büyülü bir deneyimdi.
magneticmanyetikThe material has magnetic properties.Malzeme manyetik özelliklere sahiptir.
magnitudebüyüklük, şiddetThe magnitude of the earthquake was high.Depremin şiddeti yüksekti.
mainlandana karaThey traveled to the mainland.Ana karaya seyahat ettiler.
mainstreamana akımThe idea became mainstream.Fikir ana akım haline geldi.
maintenancebakım, onarımThe building needs maintenance.Binanın bakıma ihtiyacı var.
mandateyetki, görevThe government received a strong mandate.Hükümet güçlü bir yetki aldı.
mandatoryzorunluAttendance is mandatory.Katılım zorunludur.
to manifestortaya çıkmak, göstermekSymptoms can manifest quickly.Belirtiler hızlıca ortaya çıkabilir.
to manipulatemanipüle etmekHe manipulated the data.Verileri manipüle etti.
manipulationmanipülasyonMedia manipulation is dangerous.Medya manipülasyonu tehlikelidir.
manuscriptel yazmasıThe ancient manuscript was discovered.Antik el yazması keşfedildi.
marchyürüyüş / yürümekThey joined the protest march.Protesto yürüyüşüne katıldılar.
to marchyürümekSoldiers marched in formation.Askerler düzen içinde yürüdü.
marginalmarjinal, küçükThe change was marginal.Değişiklik küçüktü.
marinedenizle ilgiliMarine life is diverse.Deniz yaşamı çeşitlidir.
marketplacepazar yeriThe marketplace was crowded.Pazar yeri kalabalıktı.
massacrekatliamThe event was a tragic massacre.Olay trajik bir katliamdı.
mathematicalmatematikselThe problem is mathematical.Problem matematikseldir.
matureolgunHe is very mature for his age.Yaşına göre çok olgundur.
to maximiseen üst düzeye çıkarmakWe must maximise efficiency.Verimliliği en üst düzeye çıkarmalıyız.
meaningfulanlamlıIt was a meaningful conversation.Anlamlı bir konuşmaydı.
meantimebu aradaIn the meantime, stay here.Bu arada burada kal.
medievalortaçağThe castle is medieval.Kale ortaçağ dönemindendir.
meditationmeditasyonMeditation helps reduce stress.Meditasyon stresi azaltmaya yardımcı olur.
melodymelodiThe melody is beautiful.Melodi çok güzel.
memonot, kısa yazıHe sent a company memo.Şirket içi bir not gönderdi.
memoiranı kitabıShe wrote a memoir.Bir anı kitabı yazdı.
memorialanıtThey built a war memorial.Bir savaş anıtı inşa ettiler.
mentormentor, rehberHe is my professional mentor.O benim profesyonel mentorumdur.
merchanttüccarThe merchant sold spices.Tüccar baharat sattı.
mercymerhametThe prisoner begged for mercy.Mahkûm merhamet diledi.
meresıradan, sadeceIt was a mere accident.Sadece bir kazaydı.
merelysadece, yalnızcaHe was merely joking.O sadece şaka yapıyordu.
to mergebirleşmekThe companies merged.Şirketler birleşti.
mergerbirleşmeThe merger was approved.Birleşme onaylandı.
meritdeğer, liyakatShe was promoted on merit.Liyakatine göre terfi etti.
in the midst ofortasındaHe left in the midst of the meeting.Toplantının ortasında ayrıldı.
migrationgöçMigration affects population size.Göç nüfus büyüklüğünü etkiler.
militantmilitan / savaşçıMilitant groups were active.Militan gruplar aktifti.
militiamilisThe militia controlled the area.Milis bölgeyi kontrol ediyordu.
minimalen az, minimalThe damage was minimal.Hasar minimaldi.
to minimiseen aza indirmekWe must minimise risk.Riski en aza indirmeliyiz.
miningmadencilikMining is dangerous work.Madencilik tehlikeli bir iştir.
ministrybakanlıkShe works at the Ministry of Education.Milli Eğitim Bakanlığında çalışıyor.
minuteçok küçükThe details are minute.Detaylar çok küçüktür.
miraclemucizeIt was a medical miracle.Tıbbi bir mucizeydi.
miserysefaletHe lived in misery.Sefalet içinde yaşadı.
misleadingyanıltıcıThe advertisement was misleading.Reklam yanıltıcıydı.
mismanagementkötü yönetimMismanagement caused the crisis.Kötü yönetim krize neden oldu.
missilefüzeThe missile was launched.Füze fırlatıldı.
mobkalabalık, güruhThe mob became violent.Kalabalık şiddetlendi.
mobilityhareketlilikMobility is important for elderly people.Hareketlilik yaşlılar için önemlidir.
to mobiliseharekete geçirmekThe army was mobilised.Ordu harekete geçirildi.
moderateorta, ılımlıHe has moderate opinions.Ilımlı görüşleri var.
modificationdeğişiklikThe car needs modification.Arabanın değişikliğe ihtiyacı var.
modulemodülThis course has five modules.Bu ders beş modülden oluşur.
momentumivme, hız kazanmaThe team gained momentum.Takım ivme kazandı.
monkkeşişThe monk lives in a monastery.Keşiş bir manastırda yaşıyor.
monopolytekelThe company has a monopoly.Şirket tekele sahip.
moralityahlakMorality is important in society.Toplumda ahlak önemlidir.
motivemotiv, nedenWhat was his motive?Onun motivi neydi?
municipalbelediyeye aitMunicipal services improved.Belediye hizmetleri gelişti.
mutualkarşılıklıThey have mutual respect.Karşılıklı saygıları var.

C1 — N KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
naivesaf, tecrübesizShe is too naive to believe that story.O hikayeye inanacak kadar saf.
namelyyani, özellikleThree students failed, namely John, Ali and Sara.Üç öğrenci kaldı, yani John, Ali ve Sara.
nationwideülke çapındaThe protest became nationwide.Protesto ülke çapında yayıldı.
navaldeniz kuvvetleriyle ilgiliNaval forces were deployed.Deniz kuvvetleri konuşlandırıldı.
to neglectihmal etmekHe neglected his duties.Görevlerini ihmal etti.
neighbouringkomşuWe visited a neighbouring country.Komşu bir ülkeyi ziyaret ettik.
newsletterbültenI subscribed to the company newsletter.Şirket bültenine abone oldum.
nicheniş, özel alanShe found a niche market.O niş bir pazar buldu.
nobleasil, soyluHe comes from a noble family.O soylu bir aileden geliyor.
to nodbaşını sallamakShe nodded in agreement.Onaylayarak başını salladı.
to nominateaday göstermekHe was nominated for an award.Ödül için aday gösterildi.
nominationadaylıkHer nomination was announced.Onun adaylığı açıklandı.
nomineeadayThe nominee gave a speech.Aday bir konuşma yaptı.
nonethelessyine deIt was risky; nonetheless, he tried.Riskliydi; yine de denedi.
non-profitkâr amacı gütmeyenIt is a non-profit organization.Bu kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur.
nonsensesaçmalıkThat idea is nonsense.Bu fikir saçmalık.
normnorm, kuralThis behaviour is the norm here.Bu davranış burada normdur.
notabledikkat çekiciShe made a notable contribution.Dikkat çekici bir katkı yaptı.
notablyözellikle, dikkat çekici şekildeHe is notably intelligent.Özellikle zekidir.
to notifybilgilendirmekPlease notify me of changes.Lütfen beni değişikliklerden haberdar et.
notoriouskötü şöhretliHe is a notorious criminal.O kötü şöhretli bir suçludur.
nurserykreş, fidanlıkThe child goes to a nursery.Çocuk kreşe gidiyor.

C1 — O KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
objectionitirazHe raised an objection to the plan.Plana itiraz etti.
to obligezorunda bırakmak, memnun etmekI’m obliged to help you.Sana yardım etmek zorundayım.
to obsesskafaya takmakHe obsesses over small details.Küçük detayları kafaya takıyor.
obsessiontakıntıFootball is his obsession.Futbol onun takıntısı.
occasionalara sıra olanWe have occasional meetings.Ara sıra toplantılarımız olur.
occurrencemeydana gelme, olayEarthquakes are a natural occurrence.Depremler doğal bir olaydır.
oddsihtimal, olasılıkThe odds of winning are low.Kazanma ihtimali düşük.
offeringteklif, sunulan şeyThe company expanded its product offerings.Şirket ürün tekliflerini genişletti.
offspringyavru, çocukThe animal protects its offspring.Hayvan yavrusunu korur.
operationalçalışır durumdaThe system is fully operational.Sistem tamamen çalışır durumda.
to opttercih etmekShe opted for a different plan.Farklı bir planı tercih etti.
optimismiyimserlikHe showed great optimism.Büyük iyimserlik gösterdi.
oralsözlüThe exam was oral.Sınav sözlüydü.
organisationalorganizasyonelThey improved organisational structure.Organizasyonel yapıyı geliştirdiler.
orientationoryantasyon, yönlendirmeNew employees attend orientation.Yeni çalışanlar oryantasyona katılır.
to originateköken almakThe tradition originated in Asia.Gelenek Asya’da ortaya çıktı.
outbreaksalgın, patlamaA disease outbreak occurred.Bir hastalık salgını meydana geldi.
outinggeziWe had a school outing.Okul gezisine çıktık.
outletsatış noktası; çıkışThis is a factory outlet store.Burası fabrika satış mağazasıdır.
outlookbakış açısı; görünümHer outlook on life is positive.Hayata bakış açısı olumlu.
outrageöfke, tepkiThe decision caused public outrage.Karar halkın öfkesine neden oldu.
outsiderdışarıdan biriHe felt like an outsider.Kendini dışarıdan biri gibi hissetti.
to overlookgözden kaçırmakDon’t overlook the details.Detayları gözden kaçırma.
overlyaşırı derecedeShe is overly sensitive.O aşırı derecede hassas.
to overseedenetlemekShe oversees the project.O projeyi denetliyor.
to overturndevirmek, bozmakThe court overturned the decision.Mahkeme kararı bozdu.
to overwhelmbunaltmak, ezmekThe workload overwhelmed him.İş yükü onu bunaltı.
overwhelmingezici, çok güçlüThere was overwhelming support.Ezici bir destek vardı.

C1 — P KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
parameterparametre, sınırThe system operates within set parameters.Sistem belirlenen parametreler içinde çalışır.
parentalebeveynle ilgiliParental guidance is advised.Ebeveyn rehberliği önerilir.
partialkısmi, taraflıThe report was partially correct.Rapor kısmen doğruydu.
partiallykısmenThe building was partially destroyed.Bina kısmen yıkıldı.
passinggeçiş; geçiciPassing cars made noise.Geçen arabalar gürültü yaptı.
passivepasifHe played a passive role.Pasif bir rol oynadı.
pastorpapazThe pastor gave a speech.Papaz bir konuşma yaptı.
patentpatentHe applied for a patent.Patent başvurusunda bulundu.
pathwayyol, patika; yolThere is a pathway in the forest.Ormanda bir patika var.
patroldevriye / devriye gezmekPolice patrol the area.Polis bölgeyi devriye geziyor.
to patroldevriye gezmekSoldiers patrol the border.Askerler sınırda devriye gezer.
patronmüşteri; koruyucuHe is a regular patron of the cafe.O, kafeye düzenli gelen bir müşteridir.
peakzirve, dorukSales reached their peak.Satışlar zirveye ulaştı.
peasantköylüThe peasants worked in the fields.Köylüler tarlalarda çalıştı.
peculiartuhaf, garipThat is a peculiar situation.Bu tuhaf bir durum.
to persistısrar etmek, sürmekProblems persist.Sorunlar devam ediyor.
persistentısrarcı, sürekliHe is a persistent worker.O ısrarcı bir çalışandır.
personnelpersonelThe company hired new personnel.Şirket yeni personel aldı.
petitiondilekçe / imza kampanyasıThey signed a petition.Bir dilekçeyi imzaladılar.
philosopherfilozofSocrates was a famous philosopher.Sokrates ünlü bir filozoftu.
philosophicalfelsefiHe has philosophical thoughts.Felsefi düşünceleri var.
pioneeröncüShe was a pioneer in science.O bilimde öncüydü.
pipelineboru hattıThe oil pipeline was damaged.Petrol boru hattı zarar gördü.
pitçukurHe fell into a pit.Bir çukura düştü.
plausiblemakul, inandırıcıThat explanation is plausible.Bu açıklama makul.
pleayalvarma, savunmaHe made a plea for help.Yardım için yalvardı.
to pleadyalvarmak, savunmakHe pleaded not guilty.Suçsuz olduğunu savundu.
pledgesöz, taahhütThey made a pledge to help.Yardım etmek için söz verdiler.
to pledgesöz vermekShe pledged support.Destek sözü verdi.
plungeani düşüş / dalmakThe temperature took a plunge.Sıcaklık ani düştü.
to plungedalmak, düşmekHe plunged into the water.Suya daldı.
polekutup; direkThe North Pole is icy.Kuzey Kutbu buzludur.
pollanketThe poll shows high support.Anket yüksek destek gösteriyor.
portfolioportföyHe has a strong investment portfolio.Güçlü bir yatırım portföyü var.
to portraytasvir etmekThe film portrays real events.Film gerçek olayları tasvir eder.
to postponeertelemekThe meeting was postponed.Toplantı ertelendi.
post-warsavaş sonrasıPost-war recovery was slow.Savaş sonrası toparlanma yavaştı.
practitioneruygulayıcı, uzmanShe is a medical practitioner.O bir tıp uzmanıdır.
to preachvaaz vermekHe preached about kindness.O iyilik hakkında vaaz verdi.
to precedeönce gelmekRain preceded the storm.Yağmur fırtınadan önce geldi.
precedentemsalThis case sets a precedent.Bu dava emsal oluşturur.
precisionhassasiyetThe machine works with precision.Makine hassasiyetle çalışır.
predatoryırtıcıLions are predators.Aslanlar yırtıcıdır.
predecessorönceki kişiHe replaced his predecessor.Öncekinin yerini aldı.
predominantlyçoğunluklaThe area is predominantly rural.Bölge çoğunlukla kırsaldır.
pregnancyhamilelikPregnancy lasts about nine months.Hamilelik yaklaşık dokuz ay sürer.
prejudiceönyargıPrejudice should be avoided.Önyargıdan kaçınılmalıdır.
preliminaryön, başlangıçPreliminary results are out.Ön sonuçlar açıklandı.
premierbaşbakan; en önemliHe is the premier of the region.O bölgenin başbakanıdır.
premiseöncül; binaThe argument is based on a false premise.Argüman yanlış bir öncüle dayanıyor.
premiumprim, ek ücretYou must pay a premium.Ek ücret ödemen gerekir.
to prescribereçete yazmakThe doctor prescribed medicine.Doktor ilaç yazdı.
prescriptionreçeteYou need a prescription for this drug.Bu ilaç için reçete gerekir.
presentlyşu anda; yakındaHe is presently working abroad.Şu anda yurt dışında çalışıyor.
preservationkorumaHeritage preservation is important.Mirasın korunması önemlidir.
to presidebaşkanlık etmekShe presided over the meeting.Toplantıya başkanlık etti.
presidencybaşkanlıkHis presidency lasted four years.Onun başkanlığı dört yıl sürdü.
prestigiousprestijliIt is a prestigious university.Bu prestijli bir üniversitedir.
presumablymuhtemelenHe is presumably at home.Muhtemelen evdedir.
to presumevarsaymakI presume he is right.Onun haklı olduğunu varsayıyorum.
to prevailhakim olmakJustice will prevail.Adalet galip gelecek.
prevalenceyaygınlıkThe prevalence of disease increased.Hastalığın yaygınlığı arttı.
preventionönlemePrevention is better than cure.Önlemek tedaviden iyidir.
preyavThe lion caught its prey.Aslan avını yakaladı.
privatizationözelleştirmePrivatization increased efficiency.Özelleştirme verimliliği artırdı.
privilegeayrıcalıkEducation is a privilege.Eğitim bir ayrıcalıktır.
probesoruşturma / araştırmakThe police launched a probe.Polis soruşturma başlattı.
to probearaştırmakThey probed the issue deeply.Konuyu derinlemesine araştırdılar.
problematicsorunluThe situation is problematic.Durum sorunludur.
proceedingişlem, süreçLegal proceedings began.Hukuki süreç başladı.
proceedsgelir, kazançThe proceeds go to charity.Gelirler bağışa gider.
processingişlemeData processing is fast.Veri işleme hızlıdır.
processorişlemciThe computer has a fast processor.Bilgisayar hızlı bir işlemciye sahip.
to proclaimilan etmekHe proclaimed victory.Zafer ilan etti.
productiveüretkenShe is very productive.O çok üretkendir.
productivityverimlilikProductivity increased.Verimlilik arttı.
profitablekârlıThe business is profitable.İş kârlıdır.
profoundderin, etkiliIt had a profound impact.Derin bir etkisi oldu.
projectiontahmin, projeksiyonSales projections are high.Satış tahminleri yüksek.
prominentönde gelenShe is a prominent scientist.O önde gelen bir bilim insanıdır.
pronouncedbelirginThere is a pronounced difference.Belirgin bir fark var.
propagandapropagandaThe media spread propaganda.Medya propaganda yaydı.
propositionöneriHe made a business proposition.Bir iş teklifi yaptı.
to prosecutedava açmakHe was prosecuted for fraud.Dolandırıcılıktan dava açıldı.
prosecutionkovuşturmaThe prosecution presented evidence.Savcılık kanıt sundu.
prosecutorsavcıThe prosecutor spoke in court.Savcı mahkemede konuştu.
prospectiveolası, gelecektekiProspective students visited.Olası öğrenciler ziyaret etti.
prosperityrefahThe country achieved prosperity.Ülke refaha ulaştı.
protectivekoruyucuWear protective gear.Koruyucu ekipman giy.
protocolprotokolThey followed official protocol.Resmi protokolü takip ettiler.
provinceil, eyaletHe lives in a remote province.Uzak bir ilde yaşıyor.
provincialtaşra; yerelProvincial offices are smaller.Taşra ofisleri daha küçüktür.
provisionsağlama; hükümFood provision is necessary.Gıda sağlanması gereklidir.
to provokekışkırtmakThe comment provoked anger.Yorum öfke yarattı.
psychiatricpsikiyatrikHe received psychiatric care.Psikiyatrik bakım aldı.
pulsenabızHis pulse was normal.Nabzı normaldi.

C1— Q KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
querysoru, sorguHe sent a query to customer service.Müşteri hizmetlerine bir soru gönderdi.
questarayış, görevHe is on a quest for knowledge.O bilgi arayışında.
quotakotaThe company has a sales quota.Şirketin bir satış kotası var.

C1— R KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
radicalradikalHe proposed radical changes.Radikal değişiklikler önerdi.
rageöfkeHe was filled with rage.Öfkeyle doluydu.
raidbaskın / baskın yapmakPolice carried out a raid.Polis baskın düzenledi.
to raidbaskın yapmakThe police raided the house.Polis eve baskın yaptı.
rallymiting / toparlanmakThey attended a political rally.Siyasi bir mitinge katıldılar.
to rallytoparlanmak, destek toplamakThe team rallied after the break.Takım devre arasında toparlandı.
rankingsıralamaThe university ranking is high.Üniversitenin sıralaması yüksek.
rapetecavüz / tecavüz etmekThe crime was rape.Suç tecavüzdü.
to rapetecavüz etmekThe suspect was charged with rape.Şüpheli tecavüzle suçlandı.
ratiooranThe ratio is 2 to 1.Oran 2’ye 1’dir.
rationalmantıklıHe made a rational decision.Mantıklı bir karar verdi.
rayışın; ışık demetiSun rays entered the room.Güneş ışınları odaya girdi.
readilykolayca, hemenShe readily agreed.Hemen kabul etti.
realizationfark etme, idrakThe realization shocked him.Fark ediş onu şok etti.
realmalan, krallıkScience is his realm.Bilim onun alanıdır.
reararka / arka tarafThe car has rear seats.Arabanın arka koltukları var.
reasoningakıl yürütmeHis reasoning was logical.Onun akıl yürütmesi mantıklıydı.
to reassuregüven vermekShe reassured him.Ona güven verdi.
rebelasi / asi kişiThe rebel was arrested.Asi tutuklandı.
rebellionisyanThe rebellion failed.İsyan başarısız oldu.
recipientalıcıShe is the recipient of the award.O ödülün alıcısıdır.
reconstructionyeniden inşaThe city needs reconstruction.Şehrin yeniden inşaya ihtiyacı var.
to recountanlatmakHe recounted the story.Hikayeyi anlattı.
recruitmentişe alımRecruitment is ongoing.İşe alım devam ediyor.
referendumreferandumThe country held a referendum.Ülke referandum yaptı.
reflectionyansıma; düşünmeThe lake showed a clear reflection.Göl net bir yansıma gösterdi.
reformreform / reform yapmakThe reform improved education.Reform eğitimi geliştirdi.
to reformreform yapmakThey reformed the system.Sistemi reform ettiler.
refugesığınakThey sought refuge in the building.Binada sığınak aradılar.
refusalreddetmeHis refusal surprised them.Onun reddi onları şaşırttı.
to regaingeri kazanmakHe regained his strength.Gücünü geri kazandı.
regardlessbakmaksızınHe went regardless of danger.Tehlikeye bakmadan gitti.
regimerejimThe regime changed.Rejim değişti.
regulatordüzenleyici kurumThe regulator approved the plan.Düzenleyici kurum planı onayladı.
regulatorydüzenleyiciRegulatory rules are strict.Düzenleyici kurallar katıdır.
rehabilitationrehabilitasyonHe needs rehabilitation.Rehabilitasyona ihtiyacı var.
reignsaltanat / hükmetmekThe king’s reign was long.Kralın saltanatı uzundu.
to reignhükmetmekThe queen reigned for decades.Kraliçe onlarca yıl hükmetti.
rejectionreddetmeHe faced rejection.Reddedilme ile karşılaştı.
relevancealakaThe topic has no relevance.Konunun alakası yok.
reliabilitygüvenilirlikThe system has high reliability.Sistem yüksek güvenilirliğe sahip.
reluctantisteksizHe was reluctant to speak.Konuşmaya isteksizdi.
remainderkalan kısımThe remainder was donated.Kalan kısım bağışlandı.
remainskalıntılarThe remains were found.Kalıntılar bulundu.
remedyçareThere is no quick remedy.Hızlı bir çare yok.
reminderhatırlatmaThis is a reminder email.Bu bir hatırlatma e-postasıdır.
removalkaldırmaThe removal of the barrier helped traffic.Bariyerin kaldırılması trafiğe yardımcı oldu.
to renderyapmak, hale getirmekThe storm rendered the road unsafe.Fırtına yolu güvensiz hale getirdi.
to renewyenilemekShe renewed her passport.Pasaportunu yeniledi.
renownedünlüHe is a renowned scientist.O ünlü bir bilim insanıdır.
rentalkiralamaThe rental cost is high.Kira ücreti yüksek.
replacementyedek, yerine geçenThey found a replacement.Bir yedek buldular.
reportedlybildirildiğine göreHe is reportedly ill.Bildirildiğine göre hasta.
representationtemsilRepresentation matters in politics.Temsil siyasette önemlidir.
to reproduceçoğaltmak, üremekAnimals reproduce quickly.Hayvanlar hızlı ürer.
reproductionçoğalmaReproduction is a natural process.Üreme doğal bir süreçtir.
republiccumhuriyetFrance is a republic.Fransa bir cumhuriyettir.
to resemblebenzemekHe resembles his father.Babasına benziyor.
to resideikamet etmekThey reside in London.Londra’da ikamet ediyorlar.
residenceikametgahHis residence is in the city.İkametgahı şehirde.
residentialkonutla ilgiliThis is a residential area.Burası konut bölgesi.
residuekalıntıThere is chemical residue.Kimyasal kalıntı var.
resignationistifaHis resignation shocked everyone.Onun istifası herkesi şok etti.
resistancedirençThere was strong resistance.Güçlü bir direnç vardı.
respectiveilgili, ayrı ayrıThey went to their respective homes.Her biri kendi evine gitti.
respectivelysırasıylaAli and Ayşe are 20 and 22, respectively.Ali ve Ayşe sırasıyla 20 ve 22 yaşında.
restorationrestorasyonThe building needs restoration.Binanın restorasyona ihtiyacı var.
restraintkısıtlama, kontrolHe showed great restraint.Büyük bir öz kontrol gösterdi.
to resumeyeniden başlamakThe meeting resumed.Toplantı yeniden başladı.
retreatgeri çekilme / geri çekilmekThe army retreated.Ordu geri çekildi.
to retreatgeri çekilmekThey retreated from the area.Bölgeden geri çekildiler.
to retrievegeri getirmekHe retrieved the file.Dosyayı geri getirdi.
revelationortaya çıkma, ifşaIt was a shocking revelation.Şok edici bir ifşaydı.
revengeintikamHe sought revenge.İntikam aradı.
to reversetersine çevirmekThe decision was reversed.Karar tersine çevrildi.
revivalcanlanmaThere is a cultural revival.Kültürel bir canlanma var.
to revivecanlandırmakThey revived the tradition.Geleneği canlandırdılar.
revolutionarydevrimci / devrim niteliğindeIt is a revolutionary idea.Bu devrim niteliğinde bir fikir.
rhetoricsöylem, hitabetHis speech was full of rhetoric.Konuşması söylemle doluydu.
riotisyan, ayaklanmaRiots broke out in the city.Şehirde isyanlar çıktı.
to ripyırtmakHe ripped the paper.Kağıdı yırttı.
ritualritüelThe ritual is ancient.Ritüel çok eskidir.
robustsağlam, güçlüThe system is robust.Sistem sağlamdır.
rodçubukHe used a metal rod.Metal bir çubuk kullandı.
rookieçaylakHe is a rookie player.O çaylak bir oyuncu.
rosterkadro listesiThe team roster was updated.Takım kadrosu güncellendi.
to rotatedöndürmekThe Earth rotates daily.Dünya her gün döner.
rotationdönüşThe rotation of crops is important.Ürün rotasyonu önemlidir.
rulingkarar; yöneticiThe ruling was final.Karar kesindi.
rumoursöylentiThe rumour spread quickly.Söylenti hızla yayıldı.

C1— S KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
sacredkutsalThe temple is a sacred place.Tapınak kutsal bir yerdir.
sacrificefedakârlık / feda etmekHe made a great sacrifice.Büyük bir fedakârlık yaptı.
to sacrificefeda etmekShe sacrificed her time for family.Ailesi için zamanını feda etti.
saintazizHe is considered a saint.O bir aziz olarak kabul edilir.
sakeuğrunaFor the sake of peace, they agreed.Barış uğruna anlaştılar.
sanctionyaptırım / onayThe country faced sanctions.Ülke yaptırımlarla karşılaştı.
saviourkurtarıcıHe is seen as a saviour.O bir kurtarıcı olarak görülüyor.
scenariosenaryoThe worst-case scenario is unlikely.En kötü senaryo pek olası değil.
scattereddağınıkPapers were scattered everywhere.Kağıtlar her yere dağılmıştı.
scopekapsamThe project’s scope is large.Projenin kapsamı geniş.
screwvida / vidalamakTighten the screw.Vidayı sık.
to screwvidalamak; bozmakHe screwed the lid on.Kapağı vidaladı.
scrutinyincelemeThe plan is under scrutiny.Plan inceleme altında.
sealmühür / mühürlemekThe letter was sealed.Mektup mühürlendi.
to sealmühürlemek, kapatmakThey sealed the deal.Anlaşmayı kapattılar.
secondlyikinci olarakFirstly, it is cheap; secondly, it is fast.Birincisi ucuz, ikincisi hızlı.
secularlaikThe country is secular.Ülke laiktir.
seeminglygörünüşteHe is seemingly calm.Görünüşte sakin.
segmentbölüm, parçaThe market segment is growing.Pazar segmenti büyüyor.
to seizeele geçirmekPolice seized the drugs.Polis uyuşturucuları ele geçirdi.
seldomnadirenHe seldom visits.O nadiren ziyaret eder.
selectiveseçiciShe is very selective.O çok seçicidir.
sensationhis; sansasyonThe news caused a sensation.Haber sansasyon yarattı.
sensitivityhassasiyetShe has high sensitivity to noise.Gürültüye karşı hassasiyeti var.
sentimentduygu, düşüncePublic sentiment is changing.Kamuoyu değişiyor.
separationayrılmaThe separation was difficult.Ayrılık zordu.
serialseriIt is a serial production.Bu seri üretimdir.
settlementyerleşim; anlaşmaThey reached a settlement.Anlaşmaya vardılar.
setupkurulum; düzenThe setup was quick.Kurulum hızlıydı.
sexualitycinsellikSexuality is a personal matter.Cinsellik kişisel bir konudur.
shareholderhissedarShareholders voted.Hissedarlar oy kullandı.
to shatterparçalamakThe glass shattered.Cam parçalandı.
to sheddökmekTrees shed leaves.Ağaçlar yaprak döker.
sheerdüpedüz; safIt was sheer luck.Tamamen şanstı.
shippingnakliyeShipping costs are high.Nakliye maliyetleri yüksek.
to shrinkküçülmekClothes shrink in hot water.Giysiler sıcak suda küçülür.
to shrugomuz silkmekHe shrugged his shoulders.Omuzlarını silkti.
to sighiç çekmekShe sighed deeply.Derin bir iç çekti.
to simulatesimüle etmekThey simulated a crash.Bir kazayı simüle ettiler.
simulationsimülasyonThe simulation was realistic.Simülasyon gerçekçiydi.
simultaneouslyeşzamanlı olarakThey spoke simultaneously.Aynı anda konuştular.
singünahLying is considered a sin.Yalan söylemek günah sayılır.
situatedkonumlanmışThe hotel is situated near the sea.Otel deniz kenarında konumlanmış.
scepticalşüpheciHe is sceptical about it.O buna şüpheyle bakıyor.
sketchtaslak, çizimHe drew a sketch.Bir taslak çizdi.
slashkesik / kesmekHe slashed the price.Fiyatı düşürdü.
to slashkesmek, azaltmakThey slashed costs.Maliyetleri azalttılar.
slaverykölelikSlavery is illegal.Kölelik yasadışıdır.
slotyuva, zaman dilimiI got a time slot.Bir zaman dilimi aldım.
to smashparçalamakHe smashed the glass.Camı parçaladı.
to snapçat diye kırmak; snaplemekThe branch snapped.Dal kırıldı.
to soakıslatmakSoak the beans overnight.Fasulyeleri gece boyunca ıslat.
to soaryükselmekPrices soared.Fiyatlar yükseldi.
socialistsosyalistHe is a socialist politician.O sosyalist bir siyasetçi.
soletek, yalnızShe is the sole owner.O tek sahibidir.
solelyyalnızcaIt is solely his decision.Bu yalnızca onun kararı.
solidaritydayanışmaWorkers showed solidarity.İşçiler dayanışma gösterdi.
solosolo / tek başınaHe performed a solo.Solo performans yaptı.
sovereigntyegemenlikThe country defended its sovereignty.Ülke egemenliğini savundu.
spansüre; kapsamakIt spans ten years.On yılı kapsar.
to spankapsamakThe bridge spans the river.Köprü nehri kapsar.
sparkkıvılcım / başlatmakThe speech sparked protests.Konuşma protestoları başlattı.
to sparkkıvılcım çıkarmakIt sparked debate.Tartışma başlattı.
specialiseduzmanlaşmışHe works in a specialised field.Uzmanlaşmış bir alanda çalışıyor.
specificationteknik özellikCheck the product specifications.Ürün özelliklerini kontrol et.
specimenörnekThis is a blood specimen.Bu bir kan örneğidir.
spectaclegösteriIt was a great spectacle.Harika bir gösteriydi.
spectrumspektrumThe light spectrum is wide.Işık spektrumu geniştir.
sphereküre; alanHe works in the political sphere.Siyasi alanda çalışıyor.
to spindönmekThe wheel spins fast.Tekerlek hızlı döner.
spineomurgaHe injured his spine.Omurgasını yaraladı.
spotlightspot ışığı; dikkatShe is in the spotlight.O dikkat merkezinde.
spouseHis spouse is a doctor.Eşi doktordur.
squadekipThe police squad arrived.Polis ekibi geldi.
to squeezesıkmakHe squeezed the lemon.Limonu sıktı.
to stabbıçaklamakHe was stabbed.O bıçaklandı.
stabilityistikrarEconomic stability is important.Ekonomik istikrar önemlidir.
to stabilisestabilize etmekThey stabilised the system.Sistemi stabilize ettiler.
stakerisk; payHe has a stake in the company.Şirkette hissesi var.
standingitibar; duruşHe has high standing.Yüksek itibara sahip.
starksert, çarpıcıThere is a stark difference.Çarpıcı bir fark var.
statisticalistatistikselStatistical data is useful.İstatistiksel veriler faydalıdır.
to steeryönlendirmekHe steered the car.Arabayı yönlendirdi.
to stem fromkaynaklanmakThe problem stems from poverty.Sorun yoksulluktan kaynaklanıyor.
stereotypestereotip, kalıp yargıAvoid stereotypes.Kalıp yargılardan kaçın.
stimulusuyarıcıTax cuts are an economic stimulus.Vergi indirimi ekonomik uyarıcıdır.
to stirkarıştırmak; harekete geçirmekThe news stirred emotions.Haber duyguları harekete geçirdi.
storagedepolamaData storage is important.Veri depolama önemlidir.
straightforwardbasit, anlaşılırThe instructions are straightforward.Talimatlar basit.
straingerilim; zorlanmaThe strain was visible.Gerilim görünüyordu.
strandiplik; sahil şeridiA strand of hair fell.Bir saç teli düştü.
strategicstratejikIt is a strategic decision.Stratejik bir karardır.
stripşeritA strip of land.Bir arazi şeridi.
to striveçabalamakWe strive for success.Başarı için çabalıyoruz.
structuralyapısalStructural changes are needed.Yapısal değişiklikler gerekli.
to stumbletökezlemekHe stumbled on the stairs.Merdivende tökezledi.
to stunşaşırtmakThe news stunned everyone.Haber herkesi şaşırttı.
submissionteslim; gönderimThe submission was accepted.Gönderim kabul edildi.
subscriberaboneThe channel has many subscribers.Kanalın çok abonesi var.
subscriptionabonelikI renewed my subscription.Aboneliğimi yeniledim.
subsequentsonrakiSubsequent events were important.Sonraki olaylar önemliydi.
subsequentlydaha sonraHe left and subsequently returned.O ayrıldı ve daha sonra döndü.
subsidysübvansiyonFarmers received subsidies.Çiftçiler sübvansiyon aldı.
substantialönemli, büyükThere is substantial evidence.Önemli kanıt var.
substantiallybüyük ölçüdeThe price was substantially reduced.Fiyat büyük ölçüde düşürüldü.
substituteyerine geçen / yerine koymakUse butter as a substitute.Tereyağı yerine kullan.
to substituteyerine koymakHe substituted sugar with honey.Şekeri balla değiştirdi.
substitutionyer değiştirmeSubstitution is allowed.Yer değiştirmeye izin var.
subtleince, fark edilmezThere is a subtle difference.İnce bir fark var.
suburbanbanliyöye aitThey live in a suburban area.Banliyöde yaşıyorlar.
successionardışıklık, sıraA succession of events occurred.Bir olaylar zinciri oldu.
successiveardışıkHe won three successive games.Üç ardışık maç kazandı.
successorhalefHe is the successor of the CEO.CEO’nun halefidir.
to suckemmekThe baby sucked milk.Bebek süt emdi.
to suedava etmekShe sued the company.Şirkete dava açtı.
suicideintiharSuicide prevention is important.İntiharı önleme önemlidir.
suitesüit, oda takımıThey stayed in a hotel suite.Otelde süitte kaldılar.
summitzirveThey attended the summit.Zirveye katıldılar.
superbmükemmelThe meal was superb.Yemek mükemmeldi.
superintendentmüdür, amirThe school superintendent visited.Okul müdürü ziyaret etti.
superiorüstünHe feels superior.Kendini üstün hissediyor.
to supervisedenetlemekShe supervises the team.Ekibi denetliyor.
supervisiondenetimThe project is under supervision.Proje denetim altında.
supervisoryönetici, denetmenMy supervisor approved it.Yöneticim onayladı.
supplementek / eklemekTake vitamin supplements.Vitamin takviyesi al.
to supplementdesteklemekHe supplements his income.Gelirini destekliyor.
supportivedestekleyiciShe is very supportive.O çok destekleyici.
supposedlyiddiaya göreHe is supposedly rich.İddiaya göre zengin.
to suppressbastırmakThe protest was suppressed.Protesto bastırıldı.
supremeen yüksek, üstünSupreme power lies there.En yüksek güç orada.
surgeani artış / yükselmekThere was a surge in prices.Fiyatlarda ani artış oldu.
to surgeyükselmekDemand surged.Talep arttı.
surgicalcerrahiHe needs surgical treatment.Cerrahi tedaviye ihtiyacı var.
surplusfazla, artıkThere is a surplus of food.Fazla gıda var.
to surrenderteslim olmakThe army surrendered.Ordu teslim oldu.
surveillancegözetimThey are under surveillance.Gözetim altındalar.
suspensionaskıya almaHis suspension was temporary.Onun uzaklaştırması geçiciydi.
suspicionşüpheThere is suspicion of fraud.Dolandırıcılık şüphesi var.
suspiciousşüpheliHe looked suspicious.Şüpheli görünüyordu.
to sustainsürdürmekThe system sustains growth.Sistem büyümeyi sürdürür.
symbolicsembolikIt was a symbolic gesture.Sembolik bir jestti.
syndromesendromHe has a rare syndrome.Nadir bir sendromu var.
synthesissentezThe theory is a synthesis of ideas.Teori fikirlerin sentezidir.
systematicsistematikThey used a systematic approach.Sistematik bir yaklaşım kullandılar.

C2 — T KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
to tackleele almak, çözmekThey tackled the problem quickly.Sorunu hızlıca ele aldılar.
tactictaktikThe team used a new tactic.Takım yeni bir taktik kullandı.
tacticaltaktikselIt was a tactical decision.Taktiksel bir karardı.
taxpayervergi mükellefiTaxpayers fund public services.Vergi mükellefleri kamu hizmetlerini finanse eder.
to temptayartmakThe offer tempted him.Teklif onu ayarttı.
tenantkiracıThe tenant paid rent.Kiracı kira ödedi.
tenderhassas, yumuşakThe meat is very tender.Et çok yumuşak.
tenuregörev süresiHis tenure was short.Görev süresi kısaydı.
to terminatesonlandırmakThey terminated the contract.Sözleşmeyi sonlandırdılar.
terrainaraziThe terrain is rough.Arazi engebelidir.
terrificharikaThe movie was terrific.Film harikaydı.
to testifyifade vermekHe testified in court.Mahkemede ifade verdi.
testimonyifadeHer testimony was important.Onun ifadesi önemliydi.
texturedokuThe fabric has a soft texture.Kumaşın yumuşak bir dokusu var.
thankfullyşükür kiThankfully, no one was hurt.Şükür ki kimse yaralanmadı.
theatricaltiyatralIt was a theatrical performance.Tiyatro gösterisiydi.
theologyteolojiHe studies theology.O teoloji okuyor.
theoreticalteorikIt is a theoretical model.Bu teorik bir modeldir.
thereafterondan sonraHe left and thereafter moved abroad.O ayrıldı ve sonra yurt dışına taşındı.
therebyböyleceHe improved skills, thereby increasing success.Becerilerini geliştirdi, böylece başarı arttı.
thesistezShe wrote a thesis.Bir tez yazdı.
thoughtfuldüşünceliIt was a thoughtful gift.Düşünceli bir hediyeydi.
threadiplik; konuFollow the discussion thread.Tartışma konusunu takip et.
thresholdeşikHe reached the threshold.Eşiğe ulaştı.
thrilledçok heyecanlıShe was thrilled to win.Kazandığı için çok heyecanlıydı.
to thrivegelişmekPlants thrive in sunlight.Bitkiler güneşte gelişir.
tidegelgitThe tide is rising.Gelgit yükseliyor.
to tightensıkılaştırmakTighten the screw.Vidayı sık.
timberkeresteTimber is used in construction.Kereste inşaatta kullanılır.
timelyzamanındaIt was a timely decision.Zamanında bir karardı.
tobaccotütünTobacco is harmful.Tütün zararlıdır.
tolerancetoleransHe has low tolerance for noise.Gürültüye düşük toleransı var.
to toleratetolere etmekI can’t tolerate this noise.Bu gürültüyü tolere edemem.
tollgeçiş ücreti; kayıpThe toll was high.Kayıp yüksekti.
tortureişkence / işkence etmekTorture is illegal.İşkence yasadışıdır.
to tortureişkence etmekThey tortured the prisoner.Mahkuma işkence ettiler.
to tossfırlatmakHe tossed the ball.Topu fırlattı.
trademarkticari markaIt is a registered trademark.Bu tescilli bir ticari markadır.
trailpatika / iz / izlemekThey followed the trail.Patikayı takip ettiler.
to trailgeriden gelmekThe team is trailing behind.Takım geriden geliyor.
traitorhainHe was called a traitor.Ona hain dendi.
transactionişlemThe transaction was completed.İşlem tamamlandı.
transcriptdöküm, kayıtI read the transcript.Kayıt dökümünü okudum.
transformationdönüşümThe city saw a transformation.Şehir büyük bir dönüşüm gördü.
transitgeçiş, ulaşımPublic transit is cheap.Toplu taşıma ucuzdur.
transmissioniletimDisease transmission is fast.Hastalık bulaşması hızlıdır.
transparencyşeffaflıkTransparency is important.Şeffaflık önemlidir.
transparentşeffafThe glass is transparent.Cam şeffaftır.
traumatravmaHe suffered trauma.Travma yaşadı.
treatyanlaşmaThe treaty was signed.Anlaşma imzalandı.
tremendousmuazzamIt was a tremendous success.Muazzam bir başarıydı.
tribalkabileye aitTribal traditions are strong.Kabile gelenekleri güçlüdür.
tributesaygı duruşuIt was a tribute to him.Ona bir saygı duruşuydu.
triggertetikleyici / tetiklemekStress is a trigger.Stres bir tetikleyicidir.
to triggertetiklemekThe event triggered anger.Olay öfkeyi tetikledi.
trioüçlüThe musical trio performed.Müzik üçlüsü performans sergiledi.
triumphzaferIt was a great triumph.Büyük bir zaferdi.
trophykupaHe won a trophy.Bir kupa kazandı.
troubledsorunluHe had a troubled past.Sorunlu bir geçmişi vardı.
trusteemütevelliHe is a trustee of the school.O okulun mütevellisidir.
tuitionöğrenim ücretiTuition is expensive.Öğrenim ücreti pahalı.
tumourtümörHe has a brain tumour.Beyin tümörü var.
turnoutkatılımThe turnout was high.Katılım yüksekti.
turnoverciro; personel değişimiCompany turnover increased.Şirket cirosu arttı.
to twistbükmekHe twisted the wire.Teli büktü.

C1— U KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
unconstitutionalanayasaya aykırıThe law was declared unconstitutional.Yasa anayasaya aykırı ilan edildi.
undergraduatelisans öğrencisiShe is an undergraduate student.O bir lisans öğrencisi.
underlyingaltta yatanThere is an underlying problem.Altta yatan bir sorun var.
to underminezayıflatmak, sarsmakThe scandal undermined his authority.Skandal onun otoritesini zayıflattı.
undoubtedlyşüphesizHe is undoubtedly talented.O şüphesiz yetenekli.
to unifybirleştirmekThe leader unified the country.Lider ülkeyi birleştirdi.
unprecedentedbenzeri görülmemişIt was an unprecedented event.Benzeri görülmemiş bir olaydı.
to unveiltanıtmak, açıklamakThey unveiled the new product.Yeni ürünü tanıttılar.
upcomingyaklaşanThe upcoming event is important.Yaklaşan etkinlik önemli.
to upgradeyükseltmekI upgraded my phone.Telefonumu yükselttim.
to upholddesteklemek, sürdürmekThey upheld the law.Yasayı sürdürdüler.
utilityfayda, kamu hizmetiWater is a public utility.Su bir kamu hizmetidir.
to utilisekullanmakWe utilise modern technology.Modern teknolojiyi kullanıyoruz.
utterlytamamenHe was utterly exhausted.Tamamen bitkin düşmüştü.

C1— V KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
vacuumvakum, boşlukThe vacuum cleaner is broken.Elektrik süpürgesi bozuk.
vaguebelirsizHis explanation was vague.Açıklaması belirsizdi.
validitygeçerlilikThe validity of the document expired.Belgenin geçerliliği sona erdi.
to vanishyok olmakThe magician made the coin vanish.Sihirbaz madeni parayı yok etti.
variabledeğişkenTemperature is a variable factor.Sıcaklık değişken bir faktördür.
variedçeşitliThe menu is varied.Menü çeşitlidir.
veindamarBlood flows through veins.Kan damarlar içinde akar.
venturegirişimIt is a risky venture.Riskli bir girişimdir.
verbalsözlüHe gave a verbal agreement.Sözlü bir anlaşma yaptı.
verdictkararThe jury gave a verdict.Jüri kararını verdi.
to verifydoğrulamakPlease verify the information.Lütfen bilgiyi doğrula.
versedize, ayetHe wrote a beautiful verse.Güzel bir dize yazdı.
versuskarşıIt is Team A versus Team B.Bu Takım A karşı Takım B.
vesselgemi; damarThe ship is a large vessel.Gemi büyük bir araçtır.
veterangazi, deneyimli kişiHe is a war veteran.O bir savaş gazisidir.
viableuygulanabilirThe plan is viable.Plan uygulanabilir.
vibrantcanlı, enerjikThe city is vibrant.Şehir canlıdır.
vicekötülük, ahlaki kusurGreed is a vice.Açgözlülük bir kötülüktür.
viciousacımasızIt was a vicious attack.Acımasız bir saldırıydı.
to violateihlal etmekHe violated the rules.Kuralları ihlal etti.
violationihlalIt was a violation of law.Bu bir yasa ihlalidir.
virtueerdemHonesty is a virtue.Dürüstlük bir erdemdir.
vocalsesli; konuşkanShe is very vocal about issues.Konular hakkında çok konuşkandır.
to vowyemin etmekHe vowed to return.Geri dönmeye yemin etti.
vulnerabilitysavunmasızlıkCybersecurity addresses vulnerability.Siber güvenlik savunmasızlığı ele alır.
vulnerablesavunmasızChildren are vulnerable.Çocuklar savunmasızdır.

C1— W KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
wardkoğuş, bölgeHe was moved to another ward.Başka bir koğuşa alındı.
warehousedepoGoods are stored in a warehouse.Mallar depoda saklanır.
warfaresavaş haliModern warfare is complex.Modern savaş karmaşıktır.
warrantgaranti, yetki belgesiThe police had a warrant.Polisin bir arama izni vardı.
to warrantgerektirmek, haklı çıkarmakThis situation warrants attention.Bu durum dikkat gerektirir.
warriorsavaşçıThe warrior fought bravely.Savaşçı cesurca savaştı.
to weakenzayıflatmakThe illness weakened him.Hastalık onu zayıflattı.
to weavedokumakShe weaves fabric.O kumaş dokur.
weedyabani otWeeds grow in the garden.Bahçede yabani otlar büyür.
wellkuyuThey dug a well.Bir kuyu kazdılar.
well-beingesenlik, refahMental well-being is important.Zihinsel esenlik önemlidir.
whatsoeverhiç, kesinlikleThere is no evidence whatsoever.Hiçbir kanıt yok.
to whipkırbaçlamak; çırpmakHe whipped the cream.Kremayı çırptı.
whollytamamenHe was wholly responsible.Tamamen sorumluydu.
to widengenişletmekThey widened the road.Yolu genişlettiler.
widthgenişlikThe width of the room is 5 meters.Odanın genişliği 5 metredir.
willingnessisteklilikShe showed willingness to help.Yardım etmeye isteklilik gösterdi.
to wipesilmekHe wiped the table.Masayı sildi.
witzeka, hazırcevaplıkHe is known for his wit.O zekasıyla bilinir.
withdrawalçekilme, geri çekmeThe withdrawal of troops began.Askerlerin çekilmesi başladı.
workoutegzersizI had a workout today.Bugün egzersiz yaptım.
worshipibadet / ibadet etmekThey worship at the temple.Tapınakta ibadet ederler.
to worshipibadet etmekThey worship their god.Tanrılarına ibadet ederler.
worthwhiledeğerliIt was a worthwhile effort.Değerli bir çabaydı.
worthydeğerli, layıkHe is worthy of respect.Saygıya layıktır.
wrongdoingyanlış davranış, suçHe admitted his wrongdoing.Hatasını kabul etti.

C1— X Y Z KELİMELER

EnglishTürkçeExample SentenceTürkçe Çeviri
to yieldvermek, üretmek; teslim olmakThe farm yields a lot of wheat.Çiftlik çok fazla buğday üretir.
to yieldteslim olmak, boyun eğmekThe army yielded to the enemy.Ordu düşmana teslim oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir